/i/Hikaye

Herkesin bir hikayesi var, ya senin hikayen nedir?
    başlık yok! burası bom boş!
  1. 1.
    +7
    Aziz nesinin hikayesi yarıldım gülmekten uzun gibi duruyoda 3 sayfalık bi hikaye

    DENiZ AYAK ALTINDA
    ---

    istanbul'un üç bir yanı deniz. Bu kadar da değil, istanbul'un denizi, istanbul karasının koynuna kol kol sokulmuş. Yine de böyleyken istanbul'da denize girmek, öbür dünyada cennete gitmekten daha zor. istanbul'un bir başından bir başına deniz koylarını bir takım insanlar satın almışlar. Denizin satın alınması akıl alır şey değildir. Denizi satın alan insanlar, dua edelim ki havayı da satın almamışlar. Denizle hava arasında büyük bir fark yok; onu da satın alıp bizi havasızlıktan boğmadıklarına şükür. Kavaklar'dan Çekmece'ye, Şile'den Pendik'e kadar şu güzel istanbul kıyılarında bedava girilecek bir karışlık boş deniz kalmadığına bakarım da, denizin nasıl satın alındığına şaşarım.

    Sekiz yıl Anadolu'da dolaştıktan sonra, sonunda istanbul'a dönüyoruz, diye çoluk çocuk bizi bir sevinç almıştı. Bu anlattığım on yıl önce. istanbul'a geldik, hiç olmazsa istanbul'un tadını çıkaralım, deniz kıyısında bir ev tutalım, dedik. Ne mümkün... Deniz kıyısında bulamadık, denize yakın bir yer olsun dedik. O da olmadı... Aman, dedik, hiç olmazsa deniz gören bir yer olsun. Uzaktan denize bakarız da gönlümüz gözümüz açılır. Ne gezer... Denize uzaktan bile bakamıyoruz. Ara tara derken, Cihangir'de deniz görür bir apartman var, dediler. Apartman sahibi, daha bize katı göstermeden,

    - iki yüz lira, dedi.

    - Aman...

    - Amanı zamanı bu, isterseniz. iki oda bir hol...

    - Hem pahalı, hem küçük...

    - Ama deniz görür beyim.

    Tek denizi görelim diye, o zamanın parasıyla iki odaya ikiyüze peki, dedik. Adam bize katı göstermeye razı oldu. Apartman, dik Cihangir yamacına yapılmış, kapıdan girince, bir kat merdivenle yerin altına indik. Allah Allah, bu nasıl iş... Bizim bildiğimiz deniz görmek için yukarı çıkıp bakılır. Böyle yerin dibine inilmez. iş bu kadarla da bitmezmiş. Bir kat merdiven daha yerin dibine inince, içimden, herhalde denizi, dibinden yukarı doğru seyredeceğiz, dedim. iki kat yerin dibine indik. Kapkaranlık bir yer. Ev sahibi çakmağını çaktı. Elektrik düğmesini buldu, çevirdi.

    - tuh, cereyan kesilmiş, dedi.

    Çakmağın ışığında kapıyı açtı, içeri girdik. içeri girince, bir alaca akşam aydınlığı gördük. Apartman bayıra yapıldığından, bir yanı yerin dibinde bir yanı yer üstündeydi.

    - Siz ikinci kat demiştiniz?... Diye ev sahibine sordum.

    - evet, dedi, bunun altında iki kat daha vardır.

    Evin dışarıya bakan üç penceresi var. Dikkatle üç pencereden de baktım, birkaç ağaçla duvardan başka bir şey görünmüyor. Peki, deniz nerede?

    Karıma,

    - Bir de sen iyice bak, ben deniz meniz göremiyorum, dedim.

    Karım,

    - Ben ne deniz görüyorum, ne de denize benzer birşey... dedi.

    Ev sahibine,

    - Beyefendi, dedim, siz deniz görür demiştiniz sanırım. Yoksa duvara deniz resmi asılıp da ona mı bakılacak?...

    - Vay, ne demekmiş!... Evimden deniz görünmüyor mu?

    Hani, nerdeyse, evime deniz görmüyor dediler diye bizi evine hakaretten mahkemeye verecek.

    - Vallahi, affedersiniz, dedim, maksadım evinizi kötülemek değil... Ne ben, ne karım denizi görebildik. Belki başkalarına deniz görünür. Bize görünmedi.

    - Sandalye getirin! diye yukarıya seslendi. Hizmetçi bir sandalye getirdi.

    Adam sandalyenin üstüne çıktı. Tıpkı, karayı görüp de, "Kara!... " diye bağıran Kristof Kolomb'un gemicisi gibi,

    - işte deniz!... diye bağırdı. işte deniz, tabak gibi ayağınızın altında.

    O indi, sandalyeye ben çıktım. Allah Allah!... Görünürlerde denize benzer birşey yok. Adama hayal mi görünüyor, deli mi, yoksa deniz var, deniz var diye, etki altında bırakıp bizi zorla denizi gördüğümüze inandıracak mı?

    - Beyefendi, affedersiniz. Ben deniz tanırım. istanbul'da doğup büyüdüm. Pencereden bakıyorum, bikaç parça mavilikten başka birşey yok. O da gökyüzünde olduğuna göre bulut olacak, dedim.

    Adam,

    - Boyunuz kaç? diye sordu.

    Başka zaman olsa boyumu söylemem. Boş bulunup,

    - Bir elli sekiz, dedim.

    - Tamaaam... dedi, boşuna değil... Ben de bu adam neden denizi görmüyor, gözlerine perde mi inmiş, diyorum. Şimdi neden denizi göremediğiniz anlaşıldı.

    - Neden görmüyor muşum?

    - Boyunuz yetişmiyor da ondan... Denizi görmek için, en aşağı bir yetmiş boy olmalı. Parmaklarınız üzerine kalkın bakalım.

    Ayak parmaklarımın üstüne dikilip baktım, yine deniz yok.

    - Zıplayın birazcık, o zaman görürsünüz.

    Denizi göreceğim diye ha babam sandalyenin üzerinde zıp zıp zıplıyorum. Nerdeyse başım tavana değecek. Yine denize benzer bişey yok.

    Ev sahibi,

    - Masa getirin! diye bağırdı, balkondaki küçük masayı...

    Masa geldi. Adam masanın üstüne sandalyeyi koydu. Sandalyenin üstüne de ben çıktım.

    - Şimdi ne görüyorsun? diye sordu.

    Ben o sevinçle az kalsın, canbaz gibi çıktığım sandalyeden yuvarlanıyordum.

    - Gördüüüüüm, gördüm! diye bağırdım.

    - Ne gördünüz?

    - Denizi gördüm, denizi...

    Karım,

    - Aşkolsun, dedi, hayatını tehlikeye koyup masanın üstündeki sandalyeye çıktın ama, en sonunda da denizi gördün. Tebrik ederim. Denizin neresi görünüyor? Marmara tarafı mı, Boğaz tarafı mı?

    - Hangi tarafın denizi olduğunu anlayamadım. Şöyle bir karış kadar bir deniz gördüm.

    Ev sahibi bu sözüme alındı:

    - istanbulluyum, diyorsunuz; sonra da daha denizi tanımıyorsunuz. Sizin gördüğünüz deniz Kızkulesi'nin ikiyüz metre kadar batısıyla, Sarayburnu arasında kalır.

    Ev sahibinin, kapıcının, karımın yardımıyla sandalyeden indim.

    - Ooooh, aman içim açıldı. dedim. deniz havası başka oluyor.

    Karım çok şişman olduğu için,

    - Ben sandalyeye çıkıp göremem, dedi.

    - Masa, sandalye işi zor, dedim. Artık buraya taşınınca özel bir tertibat yaparız. Çıkırık gibi birşey...

    Karım,

    - insan denizi, evinde yattığı yerden görmeli... dedi.

    Ev sahibi,

    - yattığınız yerden de deniz görünür, dedi.

    - Nasıl? Masanın, sandalyenin üstüne mi yatılacak?

    - Hayır. Sizden önceki kiracılar, yattıkları yerden enizi çok rahat seyrediyorlardı. Hani denizaltıların periskobu vardır ya, öyle bir periskob tertibatı yapacaksınız. O zaman yere yatın, bacaklarınızı duvara dikin, rahat denizi seyredin.

    - Periskop mu dediniz? Bu alet bulunur mu?

    - Rica ederim. Uzun zaman istanbul'dan ayrı kaldığınız belli. Şimdi istanbul evlerinin yüzde cikseninde periskop var. Periskop bir ev için en gerekli eşya. Akşam evinize yorgun argın geldiniz mi, periskoptan denizi seyredersiniz, içiniz açılır.

    - Beyefendi, bu eve yazık ediyorsunuz.

    Ev sahibi şaşırdı?

    - Neden?

    - Bu kat ayda ikiyüz değil, en az günde ikiyüz lira getirir.

    - ne gibi?

    - Ne gibi olacak. "çok güzel deniz manzarası seyretmek isteyenlere fırsat. Saati ikibuçuk lira" diye gazetelere ilan verin. Kapıda bilet kesmeye yetişemezsiniz.

    Az kalsın adamla dövüşecektik, hemen dışarı çıktık. Merdivenlerde karım,

    - Denizi bir kerecik de ben görebilseydim, buraya kadar gelmişken... dedi.
    ···
   tümünü göster