/i/Hikaye

Herkesin bir hikayesi var, ya senin hikayen nedir?
    başlık yok! burası bom boş!
  1. 1.
    0
    iskoçya’nın kuzeyinde, sabah sisi ormanın üzerinden ağır ağır çekiliyordu. Toprak hâlâ gece yağmurunun nemini saklıyordu; her adımda çam iğneleri çıtırdıyor, mantarların etrafında solucanlar kıvrılıyordu.

    Noah, her zamanki gibi sepetini koluna takmış, ormanın derinliklerine doğru mantar toplamaya gidiyordu. Sessizliği yalnızca uzaktan gelen derenin sesi bozuyordu. Noah, çocukluğundan beri yönünü bulmak için bu su sesine güvenirdi.

    Dereye vardığında, sabah güneşi bulutların arasından sızıyor, suyun üstünde gümüş rengi bir ışık dans ediyordu. O an bir hareket gördü.
    Önce bir balık sandı. Sonra, suda bir bedenin kıvrıldığını fark etti.

    Bir kızdı bu.

    Uzun saçları suyun üzerinde yosun gibi dalgalanıyor, cildi sabahın serinliğiyle buğulanmış gibiydi. Su, bedeniyle o kadar uyum içindeydi ki, Noah bir an nefes almayı unuttu.
    Dalgınlıkla elindeki sepeti yere düşürdü.

    Kız irkildi, dönüp baktı.
    Bakışı ne öfkeliydi ne de utangaç. Ne de korkmuş bir hali vardı. Sadece şaşkındı.
    Bir anlık sessizlikte, sadece suyun akışı duyuldu.

    Noah, bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında takıldı.
    Kız da hiçbir şey demeden kıyıya doğru yüzdü, sudan çıktı; saçlarından damlayan su damlaları otların üzerine düştü.
    Noah yalnızca sırtını görebiliyordu.. ince, solgun, ürkütücü derecede gerçek.

    Kız elbisesini otların arasından aldı, üzerine geçirdi.
    Sonra dönüp bir kez daha baktı.
    Ve gülümsedi.

    Ertesi sabah Noah, kızı tekrar görebilmek ümidiyle yola koyuldu. Adımları hiç olmadığı kadar hızlıydı. Dere kenarına vardığında kızı aynı yerde buldu. Kız, bu sefer yüzmüyordu, ayaklarını suya doğru uzatmış kitap okuyordu. Noah, bir ağaç ardına gizlenip kızı izlemeye başladı.

    Kız, uzun bir süre okuduktan sonra kitabı bırakıp ayağa kalktı. Suyun içine doğru yürüdü. Neredeyse omuzlarına kadar suya girdikten sonra ıslak elbisesini çıkarıp kıyıya fırlattı. Dere o gün olağandan sakin akıyordu. Noah, zor da olsa kızın vücut hatlarını suyun içinde seçebiliyordu. Bu sahneyi izlerken kalbi göğüs kafesini patlatacak kadar hızlı çarpmaya başlamıştı. Boğazına bir yumru oturduğunu hissetti. Biraz sakinleşmek için dizlerinin üstüne çöktü. Kız, sudan çıkıp giyinene kadar da öyle kaldı.

    O gece Noah bir an bile uyuyamadı.

    Ertesi sabah, Noah yine dereye doğru yürüyordu. Kalbi hâlâ önceki gün gördüklerinin heyecanıyla çarpıyordu. Sepetini bu sefer elinde sıkıca tutuyor, sessiz adımlarla otların üzerinden ilerliyordu. Dere kenarına vardığında, kız ortalarda yoktu ama kitabı dün oturduğu yerdeydi. Noah, yine bir ağacın arkasına saklanıp izlemeye başladı.

    Tam o sırada, bir ses geldi.
    “Beni izlemekten mi hoşlanıyorsun, yoksa sadece ağaçlarla sohbet mi ediyorsun?”

    Noah irkildi, kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Kız, arkasından sessizce yaklaşmış, hafifçe gülümseyerek onu izliyordu. Noah, yüzünü kızdan çevirmeye çalıştı ama bakışları kaçmadı.

    “Ah.. ben.. sadece.. şey..” diye başladı Noah, kelimeleri boğazında düğümlenmişti.

    “Tamam, açıklama yapmana gerek yok, ben erkeklerin ne mal olduğunu bilirim.” dedi, kız hafifçe omuz silkerek.

    Noah, ne diyeceğini bilemeden öylece durakladı. Kız kitabını alıp, suyun kenarından usulca uzaklaştı ve kısa sürede ormanın sisine karıştı. Noah, bir süre orada donup kaldı; kalbine bir ağırlık çökmüştü.

    Ertesi sabah, Noah yaşananları telafi etmek, yanlış bir izlenim bıraktığı için özür dilemek istiyordu. Sepetine küçük bir demet yabani çiçek ve küçük bir hediye koydu: ormanda bulduğu bir taşın üzerine ince bir şekilde oyulmuş bir figür. Hem heyecanlı hem de endişeliydi.

    Dereye vardığında, kız yine görünmüyordu. Noah, çiçekleri ve hediyeyi su kenarındaki taşın üzerine bıraktı, sessizce birkaç adım geri çekildi ve bekledi. Uzun bir süre sonra, kız kitapla birlikte geldi. Başta sessizdi, ama Noah’ın içten bakışlarından bir şeyler hissetti.

    “Bunu bana mı bıraktın?” diye seslendi, sesinde hafif bir merak tonuyla. Noah başıyla onayladı, kelimeler hâlâ boğazında düğümlüydü ama bakışlarıyla samimiyetini iletti. Kız gülümsedi, biraz utangaç ama rahat bir şekilde: “Pekala.. affedildin.”

    O an, sessizlik kısa bir köprü gibi ikisini birbirine bağladı. Noah, sepetini açtı ve topladığı mantarları gösterdi. “istersen… birlikte pişirebiliriz,” dedi.

    Kız hafifçe başını salladı. “Olur.. ama ben pek anlamam bunlardan.”

    "Bu arada.. adım Daisy."

    "Daisy.. Daisy.. Ne kadar güzel bir isim.. Daisy.." diye tekrarladı Noah.

    "Kendi adını söylesene şapşal," diyerek gülümsedi Daisy.

    "Benim.. adım.. şey.. Noah."

    Ormanın hemen kenarında, küçük bir ateş yaktılar. Noah mantarları temizledi, kesti ve ateşte pişirdi. Kız etrafında sessizce dolaşıp arada gülümseyerek ona yardım etti. Sonunda, ikisi birlikte oturup mantarları sıcak sıcak yediler.

    Noah, kızın gülümsemesini gördükçe, o güne dek hissetmediği bir huzur hissetti. Ormanda, sis ve su arasında, sessizce kurdukları bu küçük dünyanın sıcaklığı ikisini de sarıyordu.

    Mantarları bitirdikten sonra Daisy, birlikte yüzmeyi teklif etti. Noah'ın cevabını beklemeden ayağa kalktı. Noah'ın da ellerinden tutup kaldırdı. Sonra ellerini hiç bırakmadan kendi omuzlarına koydu.

    Noah, Daisy'nin elbisesinin askılarını tutarken parmak uçlarından kalbine doğru bir sıcaklık akıyordu.

    Daisy, Noah'ın öylece kaldığını görünce gülümseyerek onun ellerini yönlendirdi ve elbisesinin askılarını omuzlarından aşağıya doğru yavaşça sıyırdı. Noah, parmaklarını gevşettiği anda elbise yere doğru süzüldü.. ve.. Daisy.. çırılçıplak halde karşısındaydı.

    Daisy, gözlerini Noah'tan ayırmadan ağır ağır suya girdi.

    "Hadisene, gelmiyor musun?" diye seslendi.

    Noah, donup kalmıştı. Yaşananların gerçek mi rüya mı olduğunu anlamaya çalışıyordu ama hiçbir rüya böyle hissettiremezdi. Her şey gerçekti ve yaşanmaktaydı. O da soyunup suya atladı..
    ···
   tümünü göster