amerikan film endüstrisiyle “ölü ozanlar derneği”ne dek bir problemim olmadı benim. ondan önce bu adamlar verdiler rambo’yu, verdiler batman’i, ben de evdeki kısıtlı imkanlarla kendime tahtadan tüfek yaptım, yeri geldi kravatımı başıma bağladım, efendime söyliyim koltuktan vitrine uçmaya çalışıp kafamı gözümü yardım, bu uçma denemelerimin önemli bir bölümünde ananem tarafından “yeter artık tepindiğin koltuk tepesinde, gel bak havuç suyu sıktım sana” sözleriyle durdurularak o dönem bir moda halinde evlere girmiş katı meyve sıkacağının evdeki tek kullanım alanı oldum. o havuç sularını sırf tepesi böbreğe benzer şekliyle ziyadesiyle hoşuma giden katı meyve “bastırma aparatı” ve meyve sıkılırken aletin çıkarttığı “cııızıııırrrbiiiyuuuuurrrttt” sesine olan sevdam nedeniyle içtim…velhasıl,bir şekilde filmdeki karakterlerin yerine geçip hayalden bir oyun oynayabildim…ta ki ölü ozanlar derneği’ne dek.
şimdi, o filmi oynayabilmek için her şeyden önce bir sınıf dolusu böyle can ciğer arkadaş ve çok sevilen 1 adet öğretmene ihtiyaç var. kendi ortaokul sınıfıma bakıyorum, hemen arka sıramda en az 3 tenefüste bir mütemadiyen dayak yediğim burak oturuyor; sıramı boğaç adı verilen, her boşlukta fen lisesine hazırlık kitabından sorular çözen bir grup sivilceyle paylaşıyorum. çocuğun gözleri, burnu seçilmiyor sivilceden, sert sessizleri söylerken çenedekiler patlıyor,o derece. ön sıramda ceren var. sınıfın en çalışkan kızı olduğundan mutlak suretle eteğinin altına tayt giyiyor, her eğilişimde “beni donum için değil beynim için sevin” diyor adeta. ben o dönem beyin sevmiyorum pek, yeni ergenim.
bir de milli tarih hocası var. gül hoca. görebildiğim kadarıyla o hiç tayt giymiyor, genellikle yırtmaç tercih ediyor, kalorifere dayanıp yırtmaçlı bacağını kaldırıyor…22 erkektik biz sınıfta, hepimiz kendi yaşamımızı kurduğumuzda sobalı evlere taşındık bu kadın yüzünden. kalorifer peteği görünce erekte oluyoruz, toplum içinde hoş karşılanmıyoruz zira.
malzeme kabaca bu, şimdi sen bu malzemenin neresinden ölü ozanlar derneğinin o efsanevi robin williams’a sıraların üzerine çıkıp veda etme sahnesini çıkaracaksın? boğaç’a durumu nasıl anlatacaksın? hayır o yaşta filmin felsefesini daha kendin kavramış değilsin ki…adama diyebileceğin yegane şey “abi bak ben film izledim çok nefis, şimdi bi derste biz ansızın sıraların üzerine çıkacaz, günü yaşayacaz boğaç! dıbına koycaz olum ortamın! carpe diem lan!” gibi bir cümle. e bu cümleyle o adam sıranın tepesine çıkmaz, çıkarsa burak’tan bi temiz sopa yer. ceren sıraya hiç çıkmaz zaten. geriye kalıyo gül hoca müptelaları. “olum gül hocayı okuldan attılar, sıralara çıkmamız lazım acil” desen kitleyi galeyana getireceksin, 22 tane delirmiş pipiyle uğraşacaksın. olmaz. bu durumda geriye tek seçenek kalıyor, bu oyunu da evde kendin oynayacaksın. pekala, oynıyım.
bir cumartesi günü ev boş, tatil olduğu halde giyiyorum okul kıyafetlerimi, elime de alıyorum “en güzel 100 aşk şiiri” kitabımı, çıkıyorum salondaki masanın tepesine. başlıyorum zırıl zırıl ağlamaya, arada bağırıyorum “kaptanım, kaptaaaan!” falan diye. arada masadan inip koltuklara geçip oralarda da ayağa kalkıyorum diğer öğrencilerin kalkış sahneleri gerçekleşsin diye. oralardan da bağırıyorum. ağlıyorum, bağırıyorum, carpe diem diyorum, ev bir duygu seli…ki annemle babam küt diye giriyolar salona.
babamın gözlerinde görüyorum o “hanım…bu oğlan gerizekalı” bakışını, annemin gözlerinde görüyorum o “olsun, evlattır, tuhaf da olsa evlattır, kimbilir ne derdi vardı çıktı o koltuğun tepesine” bakışını, ananemin gözünde görüyorum o “aşırı doz havuç suyundan oldu hep, ne hale koydum çocuğu, vay benim çileli başım” bakışını…göz yaşlarımı silerek iniyorum koltuktan, çıkarıyorum okul üniformamı…
uzun yıllar boyunca normal davranmaya gayret ediyorum. yine yalnız kaldığımda “insanın yalnız kaldığında yaptığı gerçekten tuhaf hareketler”i yapıyorum ama kapıyı kilitliyorum öncelikle, sürgüyü çekiyorum…ta ki aha bu liste açıklanana dek.
iki yıldır üst üste bu liste sevinçten delirtiyo beni. bu yıl da, listeyi gördüğümde başlıyorum çığlık çığlığa koşmaya evin içinde, salona fırlıyorum, koltuktan koltuğa sıçrıyorum, taklalar atıyorum, allahım ne biçim seviniyorum, tek başıma timsah yürüyüşü yapıyorum, üstümü çıkarıp tribünlere fırlatıyorum…
…ve evet, annemle babam geliyor.
gelmemeleri lazım, artık 26 yaşımdayken gelmemeleri lazım ulan işte. hayır bir defa olsun masturbasyon yaparken basın, bir defa olsun eve kız atmışken basın, ne bileyim eve ayakkabıyla girerken basın, sevgilimle konuşmamı paralelden dinleyin bişey yapın ama bunu yapmayın işte diyorum…çaresiz iniyorum koltuktan aşağı. kafama bağladığım otisabi tasarımı ekşi sözlük t shirtümü çözüp çıkarıyorum…odama gidiyorum…
diyeceğim şudur ki, evet açıkça çok çok seviniyorum ve çok şımarıyorum ben 2 yıldır bu istatistik açıklandığında. sözlükte bi şeyler yazmanın, okunmanın ve beğenilmenin kendi açımdan tepe noktasını yaşıyorum gördüğümde. açık ve net bir biçimde kimseye karşı bir rekabet duygusu gütmüyorum, geçen yıl stevemcqueen’in bu yıl ciandio’nun iyi yazarlar olduklarını, iyi entryler girdiklerini düşünüyorum, okuyorum yazdıklarını, beğeniyorum. bu iki yıllık istatistiklere bakarak ssg’nin yavaş yavaş da olsa yazımını gittikçe geliştirdiğini görüyorum, “bu çocukta iş var, olacak bu” diyorum, bu liste sırf bu cümleyi yazabilecek şımarıklığı bile bana sağladığı için kıkır kıkır gülüyorum.
yerel seçim sonuçlarının ardından show tv stüdyolarına ansızın “en çok oyu ben aldımmmm heveee hüveeee” diyerek giren mustafa sarıgül’den de; “beni sizler yarattınız” sözünün arkasındaki yapay teşekkürleriyle emel sayın’dan da, bambaşka bir hayat yaşadığı halde “ben sizlerden biriyim” tadından yıllardır bıkmayan ibrahim tatlıses’ten de farklı bir biçimde; yazdığım, okuduğum, bir parçası olarak kendimi görüp bundan gurur duyduğum ekşi sözlük’ün “bir parçası” olarak beni görüyor oluşunun müthiş keyfini sürüyorum. geçen yıl ismini saydığım/sayamadığım tüm yazarların az (ya da hiç) entry yazıyor (yazmıyor) oluşlarının bu listeyi bence çok etkilediğini yine söylemeliyim. [geçen yıl için (bkz:
2005 yilinin en begenilen entryleri/@depeyi) ] sözlük yazarı olup mesaj fasilitesiyle bana ulaşanlarla bir iletişim imkanı oluyor, lakin okur hesabına sahip ve internetin değişik köşelerinden (bloglardan, forumlardan, diğer sözlüklerden v.b.) bana ulaşan/ulaşmaya çalışan canlara da çok teşekkür ediyorum. hayatımda yaşadığım en ilginç hislerden biridir: üniversitenin ismini vermeyeyim, bir üniversitede yazdığım her entry’i ertesi gün print edip panoya asan her kimse o arkadaşa da teşekkür ediyorum, beni çok acayip mutlu ettiğini bilsin isterim kendisini tanımasam da. bir tek bu yıl, "henüz" , "zuxxi"ye teşekkür etmiyorum, sebebini ve ne zaman teşekkür edeceğimi kendisi biliyor, tembelliğini bir an önce atlatmasını umuyorum.
velhasıl, tüm oy verenlere, beğenenlere sonsuz teşekkür ederek, affınıza ve hoşgörünüze sığınarak bir 23 nisan çocuğu gibi “yılda bir günün sözlük şımarığı” olarak şimdi, geçen yıl olduğu gibi senenin en keyifli sigarasını yakıyorum bilgisayarımın karşısında. havuç suyumdan koca bir yudum alıyorum…
teşekkür ederim ekşi sözlük…iyi ki varsın…
(vitrin tarafı koltuk) : depeyiiiim beniiiiiim!
(cam tarafı koltuğa koş) : biricik sevgiiiliiiiim!
(vitrin tarafına koş) : söyle senden başkaaaaaa!
(cam tarafı koltuğa koş) : kimim var beeeniiiiiiim!
(vitrin tarafı koltuk) : seninleeee ağlaaarııım!
(cam tarafı koltuk) : seninleeee güleriiiiiiiim!
(vitrin tarafı koltuk) : söyle senden başkaaaaaa!
(cam tarafı koltuk) : kimin var beeeniiiiiiim!
ebem gibildi koşmaktan... neyse, devam ulan!
(vitrin tarafı koltuk) : yağmurlu bir gündeeee rasladımmm sanaaaa!
(cam tarafı koltuk) : abi çok alakasız oldu bu?
(vitrin tarafı koltuk) : olsun lan…üstünde çubuklu formalar vardıııııı!