• 0 / 0 / 54 entry
  • 201 başlık
  • 18.88 incipuan

birinci nesil silik
aralık 2009

  • +1
    uluyu basalım
    arkadaşı alın!!!1
    ···
  • +1
    hop
    ???
    ···
  • +1
    uluyu basalım
    bulaştı glibaa
    ···
  • +1
    uluyu basalım
    hadi hpbrlikte
    ···
  • +1
    hiç çıkışta dövüştünüz mü
    sınıfta çok pis daldığım için bu işin çıkışını hayal bile edemzlerdi tırsıp çıkmazlardı

    ama bi kersine biri çagırdı çıkışta bekle diye sonra bunun cesur oldunu sanıp tırsp çıkmmamıştım
    ···
  • +1
    sözlük yzarlarının kavga anıları
    yalan atmayın briz belli olyo kim kaç kez kavga etti mesela bi anlatsın
    ···
  • +1
    nolcak lan nolcak
    akabinde bi kere dövsene diye ggelişen dövüşme cümlesi
    ···
  • +1
    tek kafada inen insan
    vurmaya bile değmez
    ···
  • +1
    teke tek dövüşmeye yüreği olan
    var mıdır acil yardm pls
    ···
  • +1
    ben size bi sallıcm sz bna 10 ymruk sallcaksnz ok
    önerilerinizi bekliyorum
    ···
  • +1
    2009 yılının tek hecelik özeti
    denyoluğun birinci level'ıdır. ha aramızda kendini aşıp bunu bir ikinci level'a taşıyanlar yok mu? var tabi, misal ben.

    ayrılmışız elif'le. güzel yazmışım bir gibe benzemeyen şiirimi. aha bak yıllar sonra sabahın şu saatinde -o zamanlarda şiirin en vurucu kısmı olduğunu düşündüğüm- o iğrenç son iki mısram hala çınlıyo kulaklarımda:

    "ve tüm bu güzelliğinle sen...
    tam bir mikropsun esasen!"

    "sen" ve "esasen" kısımlarındaki o mide bulandırıcı kafiyeyi hissettiniz di mi? hem güzellik diyorum, hem çektirdin bana allahsız diyorum. bir yandan nestle pakedinden "e"leri kesip 35'e 50 kartona "seni seviyorum" yazan çocuğun duygusallığı bir yandan yeni uyanmışcasına gözlerle ve üzerine tam gelip göbek yanlarını müthiş bir çekicilikle ortaya koyan dar bodymsi t-shirtüyle mahalle kahvesinde oturup kırmızı beyazlı melamin çay tabağındaki çayını içen orhan gencebay delikanlılığı. allah belamı vermesin benim, deterjan rekldıbına slogan yazıyorum sanki, cillit bang olmuşum, omo matik olmuşum hatunun elinde. kirlet beni mikrobum diyorum, kirlenmek güzeldir diyorum.

    bari bu seviyede kal di mi? yok. ben ne yaptım? tuttum, scorpions'larla, bryan adams 'larla bezediğim bi 60'lık kasedin a yüzüne, hemen "please forgive me" nin arkasına kendi sesimle okuyup kaydettim şiiri (evet evet önce şarkıyla bir özür diliyim ben, arkasından veriyim şiiri, veriyim duyguyu)

    peki hadi bunu da yaptın, please forgive me dedin, okudun şiirini. bari orda kal değil mi romantik serseri ? (hayatımın herhangi bir dönemi için kendimi tanımlamaya en uygun sıfatın bu oluşu apayrı bir bunalım konusu) yok orda da durmadım, duramadım. şiir bitti, ben uzun süre çıplak ampüle bakarak yaşarttığım gözlerim ve numaradan burnumu çekişimle anlatmaya başladım elif'e.

    elif dedim, benim ameliyat olmam gerekiyo. ailemin haberi yok (kulaklarına giderse ağzıma sıçarlar tabi, kız söylemesin diye güya bi güvenlik önlemi oluşturuyorum kendimce) ama olmayacağım o ameliyatı, masadan kalkmak var kalkmamak var, seni bir kez daha görmemeye nası dayanırım diyorum. yooo yo..hayır... hayır elif, hiçbir güç beni o ameliyata zorlayamaz diyorum.

    kasedim hazır ve işin ilginç kısmı ben bu yaptığımla o dönem gurur duyuyorum. kıza vericem, bana dönecek, allahım teoriye bak, görüşe bak! lan kız bu kasedi aldığı an bir daha seni hiç görmemecesine kaçacak ulan farkına varsana..yok işte..

    kaset elimde çıkıyorum dışarı. bi bakıyorum elif bizim apartmana doğru geliyo. dizlerim titriyo. elim cebimde, okşuyorum kasedi hafiften. tam bu sırada hakkaten en olmayacak şeylerden biri oluyo, elif "ben seni çok özledim" diyip sarılıyo boynuma. kaset hiç ortaya çıkmadan halloluyo herşey. apartmandan inerken yavaş tempoda beynimde çalan hababam sınıfı müziği hızlanıyo. bir neşe basıyo bünyeyi, bir adrenalin! bi de v yaka kazak giymiş, hafif eğilirken göğüslerini görüyorum ki değmeyin keyfime. daha yarım saat önce ayrılmıştın kahroluyodun ya hani? yok, erkeksin ya, oh lan diyosun valla iyi bunun memeleri, resmen net yuvarlaklar işte, iyi ettik biz barışmakla.

    aradan birkaç yıl geçiyo. elif melif hikaye olmuş gitmiş. kasedi unutmuşum, öyle birşey yaptığımı bile silmişim hayatımdan. eve geliyorum birgün. anne, baba, kardeş salonda oturuyolar. lan bi terslik var, televizyon açık değil, teyp açık. kendi sesimi duyuyorum salona girerken. "elif, benim ameliyat olmam lazım... ama olmayacağım! olmayacağım elif!!" bir kocaman "haaaaaaaaassgibtiiiiiiiiiiiirrrrr" bağırtısıyla beraber teybin stop tuşuna doğru atlıyorum. babam, yüzünde hayatımda gördüğüm en gevrek sırıtışla durduruyo beni. anneme, kardeşime bakıyorum destek istercesine... yok! gülüyolar! deli gibi gülüyolar!
    ···
  • +1
    ekmekguruasguru
    ahaha σταμάτησε προσκυνητές σε iimiş

    πολύτιμα μέλη της σουηδικής ακαδημίας, αποτιμώνται επισκέπτες και πολύτιμη ξινή λεξικό διαβάζει και γράφει από αυτά, χαιρετώ όλους σας είναι ο πατέρας μου.

    χθες, ο πατέρας μου, ο σύζυγος στο χέρι του με τα αρχεία που προσπαθώ να έρθει στην τράπεζα. τσάι μαζί και μιλήσαμε για λίγο, μου ζήτησε να εξετάσει το αρχείο ελαφρώς σε μια πλευρά του γραφείου μου, τοποθετώντας ürkekçe αριστερή πλευρά μου. μετά από περιπλάνηση περίπου για μεγάλο χρονικό διάστημα για τη δική μου για να βρει και να ανοίξει το αρχείο που έχω αρκετό θάρρος. φωτοτυπία της γέννησης, τόπος κατοικίας μπορεί να χρησιμοποιηθεί αντί του ενός που καταβάλλονται τιμολογίου, μισθοδοσίας, και οι συνεργάτες του, ως επίσημος χορηγός της κυβέρνησης των εγγράφων ... πατέρας μου, είχε προετοιμάσει όλα τα απαραίτητα έγγραφα για τις απαιτούμενες πιστώσεις. ακόμη και από το αρχείο, δεν είναι δεν χρειάζεται φωτοαντίγραφο τίτλο ιδιοκτησίας του σπιτιού μας έχει απελευθερωθεί. φόβος του εμφυλίου τράπεζας, ο φόβος πίστωσης, ο φόβος όλα τα έγγραφα που πρέπει να ολοκληρωθεί μόνο δείκτης, ο οποίος συνοψίζει τη ζωή του πατέρα μου το σύνολο της κοινωνίας των πολιτών από το σπίτι μας αντίγραφο συμβολαιογραφικής πράξης.

    "463 νησιά, 5 οικόπεδα τα κύρια πραγματική 7.floor τμήμα περιουσία ανεξάρτητη καταστατική εξ ονόματ
    r
    ···
  • +1
    başlık açıyoruz altına yazmıyorsunuz
    isveç akademisi’nin değerli üyeleri, değerli konuklar ve onlardan da değerli ekşi sözlük okur ve yazarları, babamın hepinize selamı var.

    dün babam, elinde bir koca dosyayla çalıştığım bankaya uğradı. beraber çay içip bir süre sohbet ettik, bir bakmamı isteyerek dosyayı hafifçe masamın bir ucuna yerleştirip ürkekçe yanımdan ayrıldı. uzunca bir süre etrafında dolandıktan sonra kendimde yeterli cesareti bulup dosyayı açtım. nüfus cüzdanı fotokopisi, ikametgah yerine geçebilecek ödenmiş bir fatura, maaş bordrosu ve mesai arkadaşı olan bir devlet memuru kefilin evrakları... babam, ihtiyaç kredisi için gerekli tüm belgeleri hazırlamıştı. hatta dosyadan, bir de hiç gerek olmadığı halde evimizin tapu fotokopisi çıktı. devlet memurluğunun banka korkusunun, kredi korkusunun, tüm evrakların tamam olması korkusunun biricik göstergesi, babamın bir bütün yaşdıbını özetleyen kooperatif evimizin tapu fotokopisi.

    “463 ada, 5 parsel ana gayrimenkul, 7.kat bağımsız bölümün tamamı s.s.nobeloğulları konut yapı kooperatifi adına kayıtlıyken, satışından, depeyi’nin dedesi oğlu depeyi’nin babası adına tescil edildi” ibaresini içeren tapu, hiçbir kısmında evin kütüphane bölümünden söz etmiyordu. oysa bizim, kapalı dolaplarında ‘mutlu günlerimizde birinden gelmiş’ ve illaki ‘mutlu günlerinde birilerine zütürülür’ ihtimaliyle kullanmadan sakladığımız borcamlarımız, bir bütünlük sağlamayan ama atmaya kıyılamayan tuhaf biblolarımız ve sadece misafir geldiğinde salondaki masaya serilecek beyaz örtümüzle çok hoş duran arcopal yemek takımımızı koyduğumuz devasa vitrinimizin açık raflarında oluşturduğumuz bir kütüphanemiz vardı, gazetelerin verdiği angiblopediler sağ olsun. aynı kuşağa mensup bir çok çocukluk arkadaşım gibi benim de evde okuyabileceğim yegane yazılı ürün olan bu angiblopediler, bugün biliyorum ki beni edebiyatla tanıştıran ilk aracılardı. a maddesinden okumaya başlayıp, a – ab – aba - abasıyanık, sait faik maddesine kadar sıkılmadan gelebilenlerimiz bugün bile olası bir kültürel ortama dahil olduklarında “benim en sevdiğim yazar sait faik abasıyanık, adapazarı 1906 – istanbul 1954” diyebilme şansına sahip oldular. p harfi çok uzaktı, taa kaçıncı ciltteydi; hiçbirimiz ‘pamuk, orhan’ a ulaşamadık.

    işte böyle bir evde, böyle bir kütüphaneyle babamın “kitap okumak çok önemli, oku oğlum, hep oku” tavsiyesinin arasındaki çelişkiyle ortaokulu bitirdim. fen lisesi sınavı başvuru formunu (yazdığım ilk nesir olması açısından ciddi önem taşır hayatımda) babama gösterdiğimde, biraz da abartılı bir heyecanla bana “fen lisesini kazanacaksın!” cevabını verdi. aramızdaki o tuhaf sessizlik anında babamın bunu “bir gün paşa olacaksın!” sözündeki o coşkulu içtenlikten ziyade “oğlum, elde etekte hiçbir şey yok iki memur maaşından başka. mecbursun. mecbursun düzgün okuyup iş bulmaya” zorunluluğundaki boğaz düğümlenmesiyle söylediğini, babamla göz göze gelince fark ettim. çocukların, babalarının boğazları düğümlendiğinde gözlerine bakmaması gerektiğini öğrenişim, o gündür.

    ne olduğunu, girince ne öğretildiğini, bana uygun olup olmadığını bile bilmediğim ama “iş bulabilmem” için gerek şart olarak önüme konan fen lisesini babamın gözleri için kazandım ben. yine de peşimi bırakmadı o gözler. tiffany’nin rengarenk pofuduk montlarını ve sarı yumuşacık cat botları bir sene değil, iki sene değil, bir koca kuşak erteleyip “ben oğluma alabilirim belki, bunun için üniversiteyi kazanmalıyım” dedikçe gözlerim aynı babamın gözlerine benzedi. monta, bota ve bilumum ‘artık insan lisedeyken her neye özeniyorsa’ ona veremediğimiz parayla test kitapları alışımız bu döneme denk gelir işte. işte bu yüzden ben bilirim ankara’nın bütün izbe sahaflarını ve işte bu yüzden ben bilirim babamın daireden getirdiği bir yüzü boş kağıtlara testleri çözdüğümde kitabın temiz kalıp, geri satarken daha fazla para edeceğini. 95 basımı bir ihsan oktay anar’ın 96 yazından önce sahaflara düşmeyeceğini ve düştüğünde de ancak bir koca tümay matematik seti’yle yahut az bulunur bir fem-fizik 3’le takas edilebileceğini bilmem de bu yüzdendir. puslu kıtalar atlası’nı, o iğrenç üniversite sınavına hazırlık gecelerimde sadece babamın horultusuyla kaplı evde, tek başıma, kaloriferi kimbilir kaçta sönmüş bir odada dönüp dönüp okuduktan sonra içim parçalanarak sahafa geri vermek zorunda kalmayı da, raflardaki test kitaplarından kusacak gibi olup, bir ‘hovardalık’ daha yapıp onun yerine otostopçu’nun galaksi rehberi’ni alıp eve giden yol boyunca koynuma yaslamanın ne demek olduğunu da bu yüzden bilirim ben. babamın bana verebildiği parayla oluşan, her kitabı mobil kütüphanem de budur işte; elde tutulabilecek bir kitap ve sürekli sahaflara gidip gelinen bir döngü.

    bu döngü üç yıl boyunca devam edip sonunda babama üniversite tercih formumu (yazdığım ikinci nesir olarak addedebilirim) verdiğimde, babam biraz da abartılı bir heyecanla bana “odt
    ···
  • +1
    zirveye gelirim ama çay ısmarlarsanız
    denyoluğun birinci level'ıdır. ha aramızda kendini aşıp bunu bir ikinci level'a taşıyanlar yok mu? var tabi, misal ben.

    ayrılmışız elif'le. güzel yazmışım bir gibe benzemeyen şiirimi. aha bak yıllar sonra sabahın şu saatinde -o zamanlarda şiirin en vurucu kısmı olduğunu düşündüğüm- o iğrenç son iki mısram hala çınlıyo kulaklarımda:

    "ve tüm bu güzelliğinle sen...
    tam bir mikropsun esasen!"

    "sen" ve "esasen" kısımlarındaki o mide bulandırıcı kafiyeyi hissettiniz di mi? hem güzellik diyorum, hem çektirdin bana allahsız diyorum. bir yandan nestle pakedinden "e"leri kesip 35'e 50 kartona "seni seviyorum" yazan çocuğun duygusallığı bir yandan yeni uyanmışcasına gözlerle ve üzerine tam gelip göbek yanlarını müthiş bir çekicilikle ortaya koyan dar bodymsi t-shirtüyle mahalle kahvesinde oturup kırmızı beyazlı melamin çay tabağındaki çayını içen orhan gencebay delikanlılığı. allah belamı vermesin benim, deterjan rekldıbına slogan yazıyorum sanki, cillit bang olmuşum, omo matik olmuşum hatunun elinde. kirlet beni mikrobum diyorum, kirlenmek güzeldir diyorum.

    bari bu seviyede kal di mi? yok. ben ne yaptım? tuttum, scorpions'larla, bryan adams 'larla bezediğim bi 60'lık kasedin a yüzüne, hemen "please forgive me" nin arkasına kendi sesimle okuyup kaydettim şiiri (evet evet önce şarkıyla bir özür diliyim ben, arkasından veriyim şiiri, veriyim duyguyu)

    peki hadi bunu da yaptın, please forgive me dedin, okudun şiirini. bari orda kal değil mi romantik serseri ? (hayatımın herhangi bir dönemi için kendimi tanımlamaya en uygun sıfatın bu oluşu apayrı bir bunalım konusu) yok orda da durmadım, duramadım. şiir bitti, ben uzun süre çıplak ampüle bakarak yaşarttığım gözlerim ve numaradan burnumu çekişimle anlatmaya başladım elif'e.

    elif dedim, benim ameliyat olmam gerekiyo. ailemin haberi yok (kulaklarına giderse ağzıma sıçarlar tabi, kız söylemesin diye güya bi güvenlik önlemi oluşturuyorum kendimce) ama olmayacağım o ameliyatı, masadan kalkmak var kalkmamak var, seni bir kez daha görmemeye nası dayanırım diyorum. yooo yo..hayır... hayır elif, hiçbir güç beni o ameliyata zorlayamaz diyorum.

    kasedim hazır ve işin ilginç kısmı ben bu yaptığımla o dönem gurur duyuyorum. kıza vericem, bana dönecek, allahım teoriye bak, görüşe bak! lan kız bu kasedi aldığı an bir daha seni hiç görmemecesine kaçacak ulan farkına varsana..yok işte..

    kaset elimde çıkıyorum dışarı. bi bakıyorum elif bizim apartmana doğru geliyo. dizlerim titriyo. elim cebimde, okşuyorum kasedi hafiften. tam bu sırada hakkaten en olmayacak şeylerden biri oluyo, elif "ben seni çok özledim" diyip sarılıyo boynuma. kaset hiç ortaya çıkmadan halloluyo herşey. apartmandan inerken yavaş tempoda beynimde çalan hababam sınıfı müziği hızlanıyo. bir neşe basıyo bünyeyi, bir adrenalin! bi de v yaka kazak giymiş, hafif eğilirken göğüslerini görüyorum ki değmeyin keyfime. daha yarım saat önce ayrılmıştın kahroluyodun ya hani? yok, erkeksin ya, oh lan diyosun valla iyi bunun memeleri, resmen net yuvarlaklar işte, iyi ettik biz barışmakla.

    aradan birkaç yıl geçiyo. elif melif hikaye olmuş gitmiş. kasedi unutmuşum, öyle birşey yaptığımı bile silmişim hayatımdan. eve geliyorum birgün. anne, baba, kardeş salonda oturuyolar. lan bi terslik var, televizyon açık değil, teyp açık. kendi sesimi duyuyorum salona girerken. "elif, benim ameliyat olmam lazım... ama olmayacağım! olmayacağım elif!!" bir kocaman "haaaaaaaaassgibtiiiiiiiiiiiirrrrr" bağırtısıyla beraber teybin stop tuşuna doğru atlıyorum. babam, yüzünde hayatımda gördüğüm en gevrek sırıtışla durduruyo beni. anneme, kardeşime bakıyorum destek istercesine... yok! gülüyolar! deli gibi gülüyolar!

    çaresizce, bütün rezilliğimle gidiyorum, odama kapatıyorum kendimi. gülüyolar...

    konuşmam bitiyo kasetteki, whitney houston'dan i will always love you başlarken annemin telefondaki sesini duyuyorum...

    anne depeyi : alo aygün ahahaha ayyyyhh aygün, bak ne dicem ahahahah

    anne depeyi : ay bizimkinin ahahah kasedi çıktı ayol ahahaha

    anne depeyi : yok yok şiir kasedi hah haaayt ooy ölücem dur. "masadan kalkmamak da var" albümün adı kız, ısrarla isteyin bayilerden ahahahaha

    anne depeyi : hazin bir ameliyat hikayesi aygün ahahaha, kendi yaşadıklarını anlatmış oğluşum

    anne depeyi : ha yok yok ameliyat olmadı bizimkisi hiç ahahaha sinüzit olmuştu bi o dönem, ondan bahsetmiş galiba ahahahaha ay bi de şiiri okurken durup durup burnunu çekmiş ahahaha sinüzit ya hani ahahaha

    yazmadım bir daha şiir miir, ayrılığı ayrı gibiyim, şiiri ayrı..ama en çok beynimi gibiyim

    sorular üzerine edit: kaset duruyo evet. isteyene yollarım dicem de, yok valla tiksinmenizi istemiyorum benden.
    ···
  • +1
    media player düzgün çalışmıyor
    denyoluğun birinci level'ıdır. ha aramızda kendini aşıp bunu bir ikinci level'a taşıyanlar yok mu? var tabi, misal ben.

    ayrılmışız elif'le. güzel yazmışım bir gibe benzemeyen şiirimi. aha bak yıllar sonra sabahın şu saatinde -o zamanlarda şiirin en vurucu kısmı olduğunu düşündüğüm- o iğrenç son iki mısram hala çınlıyo kulaklarımda:

    "ve tüm bu güzelliğinle sen...
    tam bir mikropsun esasen!"

    "sen" ve "esasen" kısımlarındaki o mide bulandırıcı kafiyeyi hissettiniz di mi? hem güzellik diyorum, hem çektirdin bana allahsız diyorum. bir yandan nestle pakedinden "e"leri kesip 35'e 50 kartona "seni seviyorum" yazan çocuğun duygusallığı bir yandan yeni uyanmışcasına gözlerle ve üzerine tam gelip göbek yanlarını müthiş bir çekicilikle ortaya koyan dar bodymsi t-shirtüyle mahalle kahvesinde oturup kırmızı beyazlı melamin çay tabağındaki çayını içen orhan gencebay delikanlılığı. allah belamı vermesin benim, deterjan rekldıbına slogan yazıyorum sanki, cillit bang olmuşum, omo matik olmuşum hatunun elinde. kirlet beni mikrobum diyorum, kirlenmek güzeldir diyorum.

    bari bu seviyede kal di mi? yok. ben ne yaptım? tuttum, scorpions'larla, bryan adams 'larla bezediğim bi 60'lık kasedin a yüzüne, hemen "please forgive me" nin arkasına kendi sesimle okuyup kaydettim şiiri (evet evet önce şarkıyla bir özür diliyim ben, arkasından veriyim şiiri, veriyim duyguyu)

    peki hadi bunu da yaptın, please forgive me dedin, okudun şiirini. bari orda kal değil mi romantik serseri ? (hayatımın herhangi bir dönemi için kendimi tanımlamaya en uygun sıfatın bu oluşu apayrı bir bunalım konusu) yok orda da durmadım, duramadım. şiir bitti, ben uzun süre çıplak ampüle bakarak yaşarttığım gözlerim ve numaradan burnumu çekişimle anlatmaya başladım elif'e.

    elif dedim, benim ameliyat olmam gerekiyo. ailemin haberi yok (kulaklarına giderse ağzıma sıçarlar tabi, kız söylemesin diye güya bi güvenlik önlemi oluşturuyorum kendimce) ama olmayacağım o ameliyatı, masadan kalkmak var kalkmamak var, seni bir kez daha görmemeye nası dayanırım diyorum. yooo yo..hayır... hayır elif, hiçbir güç beni o ameliyata zorlayamaz diyorum.

    kasedim hazır ve işin ilginç kısmı ben bu yaptığımla o dönem gurur duyuyorum. kıza vericem, bana dönecek, allahım teoriye bak, görüşe bak! lan kız bu kasedi aldığı an bir daha seni hiç görmemecesine kaçacak ulan farkına varsana..yok işte..

    kaset elimde çıkıyorum dışarı. bi bakıyorum elif bizim apartmana doğru geliyo. dizlerim titriyo. elim cebimde, okşuyorum kasedi hafiften. tam bu sırada hakkaten en olmayacak şeylerden biri oluyo, elif "ben seni çok özledim" diyip sarılıyo boynuma. kaset hiç ortaya çıkmadan halloluyo herşey. apartmandan inerken yavaş tempoda beynimde çalan hababam sınıfı müziği hızlanıyo. bir neşe basıyo bünyeyi, bir adrenalin! bi de v yaka kazak giymiş, hafif eğilirken göğüslerini görüyorum ki değmeyin keyfime. daha yarım saat önce ayrılmıştın kahroluyodun ya hani? yok, erkeksin ya, oh lan diyosun valla iyi bunun memeleri, resmen net yuvarlaklar işte, iyi ettik biz barışmakla.

    aradan birkaç yıl geçiyo. elif melif hikaye olmuş gitmiş. kasedi unutmuşum, öyle birşey yaptığımı bile silmişim hayatımdan. eve geliyorum birgün. anne, baba, kardeş salonda oturuyolar. lan bi terslik var, televizyon açık değil, teyp açık. kendi sesimi duyuyorum salona girerken. "elif, benim ameliyat olmam lazım... ama olmayacağım! olmayacağım elif!!" bir kocaman "haaaaaaaaassgibtiiiiiiiiiiiirrrrr" bağırtısıyla beraber teybin stop tuşuna doğru atlıyorum. babam, yüzünde hayatımda gördüğüm en gevrek sırıtışla durduruyo beni. anneme, kardeşime bakıyorum destek istercesine... yok! gülüyolar! deli gibi gülüyolar!

    çaresizce, bütün rezilliğimle gidiyorum, odama kapatıyorum kendimi. gülüyolar...

    konuşmam bitiyo kasetteki, whitney houston'dan i will always love you başlarken annemin telefondaki sesini duyuyorum...

    anne depeyi : alo aygün ahahaha ayyyyhh aygün, bak ne dicem ahahahah

    anne depeyi : ay bizimkinin ahahah kasedi çıktı ayol ahahaha

    anne depeyi : yok yok şiir kasedi hah haaayt ooy ölücem dur. "masadan kalkmamak da var" albümün adı kız, ısrarla isteyin bayilerden ahahahaha

    anne depeyi : hazin bir ameliyat hikayesi aygün ahahaha, kendi yaşadıklarını anlatmış oğluşum

    anne depeyi : ha yok yok ameliyat olmadı bizimkisi hiç ahahaha sinüzit olmuştu bi o dönem, ondan bahsetmiş galiba ahahahaha ay bi de şiiri okurken durup durup burnunu çekmiş ahahaha sinüzit ya hani ahahaha

    yazmadım bir daha şiir miir, ayrılığı ayrı gibiyim, şiiri ayrı..ama en çok beynimi gibiyim

    sorular üzerine edit: kaset duruyo evet. isteyene yollarım dicem de, yok valla tiksinmenizi istemiyorum benden.
    ···
  • daha çok