• 1 / 1 / 2948 entry
  • 1025 başlık
  • 379.55 incipuan

"Suck my balls"
yemişinci nesil normal
şubat 2013

  • 0
    para bozdurayım derken hayatın kayması
    dün beyazıt'taki kitap fuarına gideyim dedim. son zamanlarda ilgimi çeken alman yazar bernhard schlink'in kitaplarını inceleyecektim. atladım arabaya gittim gitmesine de baya bi otopark aradım..yok. dönüp dönüp duruyorum ara sokaklarda. sonra 'değnekçi' diye tabir ettiğimiz iki-üç kişi bana bi yer ayarladı ve beş lira istedi. yanımda nakit olarak sadece 200 lira olduğu için çıkartıp "canım şuradan beş lira alır mısın?" falan demek istemedim. sanki nakit yokmuş gibi "dönünce vereyim" dedim. ama birazdan gideceklermiş. "tamam o zaman gelirim şimdi" deyip hemen parayı bozduracak bakkal-çakkal aramaya başladım. ne market ne bişey.. hiçbir şey yok. her dükkana sora sora o kadar uzaklaştım ki arabadan.. daha geri döneceğim adamlara paralarını vereceğim, sonra tekrar geri dönüp fuara gideceğim. tam umudu kesmişken, yolda şapka satan bi seyyar gördüm. şapkada anlaştık, fiyatta anlaştık ama 200 lirayı görünce çok morali bozuldu adamın. "tezgaha bak geliyorum" dedi aldı parayı gitti. 10 dk..15 dk..20 dk..adam yok. ben ayakta öyle güneşin ortasında tezgahın başında duruyorum. dedim gitti 200 lira. inanılmaz sinirlenmiştim. ne yapacağımı bilemiyordum.. hayır bırakayım her şeyi gideyim şu allah'ın belası kitap fuarına artık ama aklım arabada kalır.. parayı getirmedim diye çizerler mizerler. sinirli sinirli şapkaları saymaya başladım. ben de bunun tezgahını çalarım lan o zaman dedim. bir sürü şapka var. 10 liradan cayır cayır satarım hepsini. önce bi garip geldi ama böylesine kerizlenmeyi kabullenemiyordum. insanlıktan çıkmıştım. planım şuydu; bi kağıda "10 lira" yazıp tezgahın önüne koyucam..bir tane sattığım an tüm şapkaları toplayıp arabaya gidicem.. otoparkı ödeyip şapkaları bagaja koyduktan sonra da koşa koşa fuara. fakat asabım inanılmaz bozuk. gözlerime bakacak bana kalem kağıt verecek bi delikanlı arıyorum bulamıyorum.

    neyse buldum sonunda.."10 lira" yazdım. hiç ilgi çekmedi. yani bir insan bile gelip sormadı. ben hücum olacak sanmıştım. olayın ciddiyetini anlasınlar diye şok fiyat yazdım üstüne. t tam sığmadı, 'şok fiya' gibi bişey oldu. t harfi çok küçük, uzaktan kesinlikle görünmüyor. etraflarına anlamsızca iki tane yıldız yaptım. ama bunları yaparken ağlamak istiyorum. işte o an 'patron çıldırdı'nın tam olarak ne anlama geldiğini idrak ettim. böyle çıldırıyormuş demek ki o patronlar; "10 lira"ya çarpı yapıp "5 lira!!" yazdım iki ünlemli. çıldırmıştım. artık öyle bir noktadaydım ki beyazıt'a neden geldiğimi, neyin peşinde olduğumu, burada iki saattir ne yaptığımı..her şeyi ama her şeyi geçtim. artık en büyük amacım üç-beş lira kazanıp yolumu bulmaktı. kitaplar, fuarlar, yazarlar, imza günleri.. hepsi sizin olsun. çok mutsuzdum. aklıma benden daha kötü durumda olanları getirmeye çalıştım. graham bell'i düşündüm mesela. tamam müthiş bir icat yapmış, telefonu bulmuş ama hiç karısıyla veya annesiyle konuşamadı çünkü ikisi de sağırdı. insan sevincini en yakınıyla paylaşamazsa hasta olur. ama açıkçası graham'ın dramı bile kesmedi beni. tamam o da kötüymüş ama ben de kötüyüm abi. ayrıca öyle büyük beklentiler peşinde de değilim ki. işten erken çıkıp biraz kitap koklamak istemişim hepsi bu. bir kız arkadaşım vardı..bir gün bi çay bahçesinde otururken bana bi edebiyat dergisinde çıkan şiirini göstermişti. o gözlerindeki parıltıyı çok parası olan insanlarda göremezsiniz. dünyanın en büyük sevinçleri en küçük beklentilerin içine hapsolmuş hep. tamam bunların, hepsinin farkındayım ve bunların peşindeyim eyvallah ama neticede mutsuzum. yürümekten, sinirden yorulmuş.. kaldırıma çömmüşüm. moralim çok bozuk. ağzımdan belli belirsiz küfürle karışık hırıltılar çıkarıyorum. biraz toparlandıktan sonra 3-4 tane şapkayı kafama taktım. bu taktiği küçükken pazarda görmüştüm. bunlarla beraber iki ünlemli "5 lira!!"m da etkisini göstermeye başlamış, çömdüğüm yerden birkaç satış yapmış ve az da olsa teselli bulmuştum. artık en azından cebimde otoparkı ödeyecek beş lira vardı.

    hemen şapkaların hepsini toplayıp bi torbaya doldurdum..tam gidiyordum ki "hayırdır yeğenim?" diye bi ses. bozdurmuş 200 lirayı. tabii adamın kafasında birkaç soru var şimdi;

    1- neden tüm şapkalar torbada? 2- neden bu tezgahın önünde "5 lira!!" yazıyor?

    "abi" dedim, "sen nerdesin ya? parayı alıp kaçtın sandım". "yok yeğenim" dedi.. kimse bozmamış..o da benim gibi yürüdükçe yürümüş, en son bi taksici bozmuş sağolsun. o kadar terliydi ki inandım. sonuç olarak, beş liradan okuttuğum şapkaların da farkını verip totalde baya gereksiz bir ödeme yaparak arabanın oraya doğru yardırdım. otoparkçılar hala oradaydı.. arabama zarar vermemiş, beni beklemişlerdi. sanırım kitap fuarını dolaşıp geldiğimi düşündükleri için bi afralar bi tafralar... arkadaşım trip atması gereken biri varsa o da benim ama ağzımı açacak halim yok. meşhur beş lirayı kendilerine takdim ettikten sonra ne yapacağımı düşünmek için arabaya bindim. hayvan gibi yorulmuştum.. yapış yapış olmuştum. bir karar vermem gerekiyordu. kapı açıldı, bernhard schlink arabaya bindi, kapıyı kapattı. çok kısa bi sessizlik oldu. benim bir şey dememi beklemeden; "bazen öyle bir an gelir ki, dünya nefesini tutmuş gibi olur. sanki bütün tekerlekler durur, uçaklar ve kırlangıçlar havada asılı kalır... bu anlar çoğu zaman karar verme anlarıdır. sevgili henüz vagonun basamağında durmaktadır. kapılar kapanmadan ona ‘kal’ demek mümkündür. veya vagonun kapısında dururken onun size ‘kal’ demesi mümkündür. bu iki durumda da dünya tıpkı bir insan gibi nefesini tutar" şeklinde çok karizmatik bi giriş yaptı. "bernhard abi çok teşekkür ederim” dedim.. “gerçekten çok klas adamsın ama bu öyle bir an değil abi.. hatta ben sizin kitapları incelemek için gelmiştim bugün ama bak sırtıma su içinde.. ölmüşüm bitmişim fuarlık hal kalmadı abi bende. lütfen ısrar etmeyin” şeklinde derdimi yakına yakına anlattım. alman bir yazar.. okuru kitap fuarına gitmek istemiyor.. adam onu cesaretlendiriyor ama nafile.. beyazıt bir dakikalığına bile güzelleşemiyor. zaten plastik top satan tek bir bakkalın bile olmadığı bi yer nasıl güzelleşebilir ki? geçirdiğim onca anlamsız saati düşünüp maddi manevi kayıplarla eve yalnız ve yorgun olarak dönerken aklımda tüm bu yaşananlarla ilgili tek bir soru vardı; "whaddafakizdet?".
    ···
  • 0
    5 6 yıldır burda olan
    Burdayız söyle
    ···
  • 0
    yetişkinler için zihin açan animasyonlar
    1- mary and max

    merdümgirizlik, yabancılaşma ne isterseniz var. iki zıt dünyanına, gri ve kahverenginin mektup arkadaşlığı.

    farklı sorular farklı cevaplar. çocuksuluk çocukluk... izlediğiniz zaman neden çocuklar için uygun olmadığını idrak ediyorsunuz

    2- animal farm

    kanlı rus devrimlerinin animasyon uyarlaması. 
    insanların yönetiminden bıkan çiftlik hayvanları insanları alaşa edip yönetmine el koyuyor ve macera ondan sonra başlıyor. george orwell'ın aynı adlı kitabından uyarlanan animasyonun sonu kitabına göre biraz farklı.

    3- persopolis

    iran devrimine çocuk gözüyle bakmak, tarihi değişime fiziksel değişimle birlikte ortak olmak. daha çok dünya eleştirisi niteliğinde

    4- waking life

    sürekli rüyada olsanız ve asla uyanamasanız? ya da rüyada olup olmadığınızı nasıl anlayabilirsiniz? yaşam reenkarnasyon, ölüm gibi sorulara çok değişik bakış açılarıyla yaklaşmış başarılı bir rotoscope çalışması.

    5- les triplettes de belleville
    sylvain chomet'ten aykırı bir hikaye. gerçeküstü mekanları ve olağandışı karakterleriyle farklı bir arayış. çok fazla sembolik anlam içeren animasyondaki karakterler rahatsız edici biçimde karikatürize edilmiş.

    6- the nightmare before christmas

    tim burton'un erken dönemlerindeki olgunlu işlerinden. balkabağı kral jack skellington, halloweentown'daki korkunç hikayesi. karakterler beterböcekteki gibi uçuk

    7- coraline

    alternatif bir alice harikalar diyarında. paralel dünyaya açılan bir delik. stopmotion bana ayrıca malkovich olmayı anımsatmıştı. uyarayım bazı kısımlar gerçekten rahatsız edici boyutta. özellikle düğmelere dikkat.
    bunu seven 9u da izlesin.

    8- watershipdown

    richard adams'ın en çok satan kitabından uyarlanan animasyon, bir grup tavşanın tehdit altında kalınca, kendilerine yeni bir yerleşim alanı bulmak üzere çıktıkları yolculuğu anlatıyor. aynı şekilde kötü karakterler rahatsız edecek boyutta korkunç. kasvetli atmosferi adeta izleyeni boğuyor. 

    9- strings

    hamlet uyarlaması. iplerle dünyaya bağlı hal tara'nın savaş, yaşam ve ihanet gibi entrikalar içerisnde babasının düşmanları, zeritler, tarafından öldürüldüğüne inandırılan hal tara köle kılığında yolculuğu ve sonrası anlatılıyor. aslan kral'ın daha karanlığı da diyebiliriz.

    10- le tableau

    oupin’ler, çizimleri yarım kalan pafini’leri devre dışı bırakmış, onları doğaya atmış ve şatodaki şatafatlı yaşamlarına dahil etmemişlerdir. yalnızca taslak halindeki reuf’lar düzeni yeniden sağlamak ve arkadaşlarını kurtarmak için ressamı bulmak üzere yollara düşecek, hatta başka resimlere gideceklerdir. ve ressama ulaşıp kendilerini bitirmelerini isteyeceklerdir. 

    11- l'illusionniste

    chomet ustadan tek kelime konusmanin olmadigi, tasrali naifligi ve sehir yorgunlugunun, genclik-yaslilik, tukenmislik-yeni duygular ve merak gibi zitliklarin yerinde kullanildigi basarili simsicak bir animasyon

    12- fantastic mr. fox
    wes anderson´dan korku filmlerini aratmayacak bir stop-motion. (yemek sahneleri ve kovalamacadaki gerginliklere dikkat) dialoglarin ve karakterlerin cok iyi oldugunu belirtmekte fayda var ve kesinlikle yetiskinler icin hazirlanmis.

    13- the plague dogs
    insani mizantrop yapacak turden bir 2-d. deneyler icin kullanilan 2 firari kopegin insan dunyasi ve doga ile amansiz mucadelesi. watership down in yonetmeni martin rosen´dan basarli bir yapim. 

    14- corpse bride
    tim burton´nuneliyuzu duzgun son animasyonlarindan. gotik atmosferi ve turevi diger korku eserlerine gondermeleriyle izlenesi bir eser. (icsese dikkat)

    15- waltz with bashir
    basarili bir politik yapim. savas, yikim ve ruyalar.

    16- when the wind blow
    savasi elestiren ozellikle itaatkar halka giydiren cesur bir yapim. izlerken omrunuzden omur gidiyor belki ama uyanma adina birebir. savas cigirtkanlari ozellikle izlemeli.

    17- heavy metal
    evrendeki tüm kötülüğü içinde barındıran loc-nar isimli esrarengiz küre evrende dolaşırken dünyamızın da içinde bulunduğu bir çok yerde olayların akışına müdahale eder. loc-nar, heavy metal'de anlatılan birbiriyle ilgisiz içerik ve görsellikte animasyonları birbirine bağlamak için kullanılan bir icattan başka bir şey değildir.

    18- la planete sauvage
    her izleyisimde pink floyd´un hangi parcasi caliyor dedigim ve ayik izlenmemesi gereken 2-d. konusu cok mistik kisaca sınıf mücadelesine dair düşünceler dev yaratıklar ve küçük "insansılar" arasındaki mücadele etkilesimle anlatilmis. cok fazla okuma yapilabilecek farkli bir animasyon aslında. 

    19- princes et princesses
    genç yaşından itibaren canlandırma sinemasına yönelen fransız yönetmen michel ocelot'nun 2000 tarihli animasyon filmi princes et princesses, altı kısa çizgi filmden oluşuyor. her ne kadar çocuklar için gibi görünse de yetişkinlere yönelik bir çizgideki öyküler geleneksel masal motiflerini içeriyor. prensler, prensesler, canavarlar ve cadıların yer aldığı her biri farklı ama benzer ruha sahip hikâyelerden oluşan film özgün tekniği ve naif anlatımıyla izleyenleri büyülüyor.

    20- a scanner darkly
    waking life´tan tanidigimiz richard linklater bu rotoscope animasyonu, p.dick´in en sevilen romanindan uyarlanmis. konusu kisaca soyle: uyuşturucuyla savaşı kaybetmiş gibi görünen geleceğin amerika'sındayız. substance d isimli uyuşturucuya bağımlı yaşayan ve bu yüzden ikinci bir kişilik geliştirmiş olan ana karakterin sanrilarini izliyoruz.

    21- the ıron giant
    wall-e de girer aslinda bu listeye ama savas karsitligi ve mutlak mutlu son ezberini bozan yapisiyla demir dev beni daha cok etkilemisti. yetiskin dunyasini cocuk gozlerle gormek adina carpicidir. 

    bunu begenen nocturna a baksin (zit dostluklar)

    22- die drei rauber
    ernest et célestine i koymayi cok istedim (ernest ve celestine´in temasi irkcilik ama cizimler karakterler cok sevimli oldugu icin 3 haydut daha bu listeye yakisir turden) ama karanlik yonuyle uc haydut daha agir basti. en temel konusu olarak yine sevdigim bir konu salt kotulugu bicak altina yatiran 2 boyutlu animasyon masallara grimmvari bakisiyla da etkili.

    23- sita sings the blues
    bu listeye buna benzer mitolojik ogeleri olan secret of kells ve song of the seayi de koymak isterdim. ama daha az bilinen ve hindistan’ın ramayana destanının kahramanı hindu tanrıça sita ve kocası rama´nin anlatildigi bu pek bilinmeyen animasyona listede yer vermek istedim. 

    24- my dog tulip
    yazarin kendisinden yola cikarak ele aldigi eser, çoban köpeği tulip’in 14 yıllık ilişkisini anlattığı anılarını animasyona dönüştürülmüs. bir insanla bir köpeğin ilişkisinin derinliğini yansıtıyor.

    bunu begenen arrugas a da baksin.

    edit: 9 isimli bir animasyon da var o da iyidir
    ···
  • +3
    babaların gerçekten çok garip varlıklardır
    yıllar önce diploma projesi çizerken farkına varmıştım:

    - evlat nasıl gidiyor çizimler, yetişecek gibi mi?
    - bilmiyorum baba, istediklerimi yansıtamıyorum.
    - o zaman, yansıttıklarını iste!

    "gerçekçi ol, imkansızı iste" aforizması, babamın bu net cümlesinin yanında resmen fantastik kalıyordu. babamın dediğini yaptım, projeyi baştan değiştirmek için çok geç kalmıştım. iki gün sonra teslim vardı ve ne yansıttıysam onu savundum, istedim. baba tipi realizm, beni diploma projesinden tek seferde geçirdi.

    ve bugünlerde:

    - ne oldu evlat iş, var mı bir şeyler?
    - istediğim türlü işi bulamıyorum baba,
    - oğlum önce işi bul, isteyip istemediğine sonra karar verirsin.

    sanırım hayatımın bundan sonrası, babamın özlü twitleriyle şekil bulacak. 140 karaktere hayat felsefesi sığdırıyor adam, ben yüzlerce paragraftan sonra bile ne yapacağımı bilmiyorum.
    ···
  • +62 -4
    bir babanın takdirini kazanmak
    34 yaşıma geldim, 34 senede adam bir defa "aferin benim aslan oğlum" demedi. ben de açıkçası 20'li yaşlarımda bu arayıştan vazgeçtim. vazgeçirildim.

    peder bey doktoralı kimya mühendisi. robertten dereceyle mezun olup üniversiteyi birincilikle bitirmiş. ki ben bunları 23 yaşıma geldiğimde sınıf 2.si prof'tan öğrendim. sınıf 3.sü dekan da peder bey'e methiyeler düzdü de ben anlamamıştım olayı. yani adam ne olduğunu biliyor. kimseye kanıtlama gibi bir derdi yok. cv'ye başladık madem 34 yaşında profesörlüğünü almasına 6 ay kala özel sektöre geçip dünya devi bir şirketin ar-ge laboratuarı şefi olduğunu da söyleyelim.

    hayırlı evlat diye bir şey var. bir de ben varım. yemin ediyorum benden enayi (hayırlı) evlat bu dünyada yok. ne yaptıysam pederi mutlu etmek için yaptım.

    peder bey mutlu. onda bir sorun yok. ama adam bir defa da bir yaptığımı takdir etmedi.
    birine bir şey olur ben koşarım. birinin parası olmaz ben öderim. kendi kazandığım parayla londrada okurum. bütün parayı onları görmeye uçak biletine gömerim. ulan evlenirken bile ailemize uygun birini seçtim, adam şimdi gelinini benden daha çok seviyor. (burdan üzülerek benim de hanımı pederden daha çok sevdiğimi itiraf edeyim)

    neyse konumuz takdir edilme:

    tuvalet sifon contasına kendini bilmez biri silikon sürmüş ve peder bey de silikonu ne yaptıysa sökememiş. söylenip duruyor. baba dedim "silikon atomunun son orbitinde 4 elektron var. silikonun üstüne son orbitinde 4 elektron olan bir şey sürersen kovalent bağ yaptırıp sökebilirsin silikonu."

    bak 34 senelik babamı ben böyle görmedim. adamın gözleri parladı şerefsizim.

    "karbon!" dedi peder bey. ben "yalnız sıvı veya plazma hali.." derken "hamur!" dedi.
    ben orda kendi kendime "vay anasını, fizikçiyle kimyacı bir araya gelince böyle çözüm üretiyormuş demek ki" diye düşünürken adam kalktı gitti. benim aklımda takdir diye bir şey yok tabii ki.

    sonra gitmiş valide hanıma beni nasıl takdir ettiğini anlatmış. bereket telgraf çekmedi, hiç değilse ikinci ağızdan aldım takdirnamemi.

    yani diyeceğim o ki boşa uğraşmışım onca yıl. adamın gözü elektron orbitlerindeymiş. haftaya slater determinantlarıyla kuantum fiziği konusunu açmayı planlıyorum. 
    artık olayı çözdüm. şimdi peder düşünsün.
    ···
  • +2
    parayı bulsam hiç çalışmadan yaşarımı çürüttük
    mcgill üniversitesi pgiboloji profesörlerinden donald hebb, 1951'de beynin fizyolojisi hakkında bir dizi araştırma yapmıştır. yüzlerce öğrencinin kaydolup, sadece 72 tanesinin yeterli veri üretebilecek kadar dayanabildiği bu deneyde, sadece 6 öğrenci deneyin hedeflediği 6 tam gün boyunca duyu kıtlığına dayanmış ve deneyi tamamlamıştır. deneye katılan kişilere o zaman için çok iyi bir tutar olan günlük 20$ ödenmiştir. hiçbir şekilde 2.5m'ye 1m'lik bir odadan çıkamayan, tuvalet ihtiyacının giderilmesi, su ve yemek ihtiyacı dışında sürekli bir yatakta el/kol, göz ve kulakları kapatılmış şekilde yatmak durumunda bırakılan deneklerin çok büyük bir çoğunluğu bu durum devam ettiği sürece basit temel işlemleri çözümleyemez ve muhakeme edemez olmuş, halüsinasyonlar görmeye ve akli melekelerini kaybedecek hale geldiklerine dair belirtiler göstermeye başlamıştır. magazin boyutu da katalım: bu 6 kişi içinde olup olmadığı bilinmemekle beraber, bu deneylerde yer alan ve çalışmadan keyif aldığını belirtip, bir kaç kez katılan tek kişi olmuştur (o zamanlar henüz 17 yaşındaki bu öğrenci, sanatçı leonard cohen'dir). deneklerin çoğu daha ilk 8 saat içinde inanılmaz bir mutsuzluk düzeyine ulaşmıştır. hatta paraya gerçekten çok ihtiyacı olduğu bilinen denekler dahi daha ilk gün bitmeden deneyi terk edip, günlük 7-8$ yevmiyeli işlere geçmeyi tercih etmiştir.

    donald hebb'in bunun dışında da çalışmaları mevcut: 
    örneğin yaşları 6-15 arası 600 öğrencinin yer aldığı bir başka deneyde, öğrencilere o günden sonra okulda hiçbir ders ya da ödev yapma zorunlulukları olmadığı söylenmiş, sınıfta kötü davranışlar sergilemeleri halinde alacakları ceza, dışarı çıkıp oyun oynamak, iyi davranışlar için ise alacakları ödül daha fazla ders çalışmak olduğu açıklanmıştır. daha birinci günün sonunda tüm öğrenciler daha fazla ders çalışmayı tercih etmişlerdir. insan doğası gereği tembel ve enerji tasarrufu moduna geçebilen bir varlık olduğu düşünülse de, insanlar aslında çalışmayı ama asıl bir şeylere ait olmak ve ürettiği “şeyin” bir işe yaradığını hissetmeyi sever. yaptığı işi bir amaç uğruna ve fayda sağladığına inanarak yapan insanlar, hayatta daha mutlu oluyor. ilginç değil mi? çoğumuz “valla parayı bulsam, hiçbir şey yapmadan, hiç çalışmadan yaşarım” demiştir. ama beynimizin sağlıklı çalışabilmesi için bile dış uyaranlara ve aktiviteye, mutlu olabilmek için ise çalışmaya ve çabalamaya ihtiyacımız var. pgibolog philip brickman ve ekibinin yaptığı bir araştırma, piyangodan büyük ikramiyeyi kazanan insanların (22 kişilik bir örneklem) bir aydan kısa bir süre içinde, kendilerini iyi hissetme düzeyi açısından daha önce bulundukları enalt noktalara geri döndüğü, hatta daha da altına indiğini göstermiştir. yani insanlar kazanmadan önceki mutsuz hayatlarına bir süre sonra geri dönmektedir.
    NOT;ALINIDIR
    ···
  • 0
    kişiye özel profil fotoğrafı byneolisa
    Bro bana yap be
    ···
  • -1
    stalin in oğlunun öğretmenine yazdığı mektup
    "yoldaş öğretmen martyshin'e

    vasily stalin'in yaptığı yaramazlıklarla ilgili yazdığınız mektubu aldım. haber verdiğiniz için teşekkür ederim. cevabım geciktiği için üzgünüm, işlerden ötürü çok yoğunum.

    vasily yetenekleri ortalama olan, biraz yaramaz ve zaman zaman yalan söyleyen bir çocuk. bir çok zaman küstahça konuşur ve güçsüz "öğretmen"lere şantaj yapmaktan hoşlanır. onun zayıf - ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse- incin bir iradesi var.

    zamanında bir çok "manevi anne" ve" babaları" ona stalin'in oğlu olduğunu vurguladılar ve şımarttılar. vasily'ye diğer herkesle eşit davranacak ve küstah bir çocuğa okul kurallarına uymasını talep edecek kadar kendine saygısı olan bir öğretmen bulunduğunu bilmek beni mutlu etti. 

    vasily bahsettiğiniz müdür gibi, okullada yeri olmayan paçavra insanlar tarafından şımartıldı ve de küstah vasily henüz kendini paramparça etmediyse bunu ülkemizde hala sizin gibi bu küçük gösteriş düşkününe fırsat vermeyen öğretmenler sayesinde yapmıştır.

    benim önerim: vasly'den daha katı taleplerde bulunun ve yalandan "intihar" tehditlerine kulak asmayın. benim desteğim yanınızdadır.

    maalesef vasily ile uğraşacak vaktim yok, ama zaman zaman yakasına asılacağım.

    hoşçakalın."
    ···
  • +2 -1
    700 ışık yılı uzaklığı ile en yakın yıldız
    ömrünün sonuna gelerek kırmızı dev evresine ulaşmış bir yıldızdır. geceleri, büyük şehirlerde bile gökyüzünde rahatça görülebilen betelgeuse, güneş’in 1.000 katına ulaşan çapıyla, gerçekten muazzam bir büyüklüğe sahip.

    yıldızın kütlesi, bizim güneşimizden yaklaşık 15 kat daha fazla. ancak, bundan 8 milyon yıl kadar önce doğduğunda, kütlesinin biraz daha fazla, güneş’in 20 kadar olduğunu düşünebiliriz. bu da, birkaç milyon yıl önce betelgeuse’un; çapı güneş’in sadece 10 katı olan o-b sınıfı dev bir anakol yıldızı olduğunu, bugünkü gibi kırmızı değil, mavimsi-beyaz bir renkte ışık yaydığını söylememize imkan veriyor.

    böylesi dev yıldızların ömrü oldukça kısadır. zaten farkettiyseniz, betelgeuse’un 8 milyon yıl önce doğduğunu söyledik. güneş’imizin şu an yaklaşık 5 milyar yaşında olduğu düşünüldüğünde, bu sürenin ne kadar kısa olduğunu anlayabilirsiniz. başka bir deyişle, dinozorlar yeryüzünde gezinirken gökyüzünde betelgeuse yoktu, daha oluşmamıştı. hoş, bugün gökyüzünde “çıplak gözle” gördüğünüz yıldızların %90’ından fazlası o zamanlar henüz yoktu. gökyüzü yine yıldızlarla doluydu ama, tanıdık olarak sadece sirius, alpha centauri gibi birkaç yıldız vardı. çoğu ölüp gitti, yerlerine betelgeuse gibi yenileri geldi.

    güneşimiz, çekirdeğindeki hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji üretir. betelgeuse ise, büyük kütlesi nedeniyle çekirdeğindeki hidrojeni hunharca, hesapsız kitapsız hızla yakarak çoktan bitirdi. şu anda gençlik günlerinde hidrojen yakarak oluşturduğu helyumu karbon, oksijen gibi elementlere dönüştürüyor. bu elementlerin nükleer reaksiyonları hidrojen’den çok daha fazla enerji ürettiği için yıldız bir balon gibi şişerek bugünkü dev boyutlarına ulaşmış durumda. şişmeden kaynaklanan yüzey alanı genişlemesi nedeniyle yıldızın yüzey sıcaklığı güneş’in yaklaşık yarısı, sadece 3.200 santigrat derece kadar. 

    ancak, çok büyük yüzey alanı ve çekirdekte üretilen muazzam enerji nedeniyle parlaklığı ve yaydığı ışınım güneş’in 100 bin katından fazla olabiliyor. neyse, bu yüksek enerji yayılımı, yıldızı şişirdiği gibi, dış katmanlarının da yavaş yavaş kütleçekiminden kurtularak uzaya yayılmasına ve yıldızın çevresinde bir sis bulutu oluşturmasına neden oluyor. betelgeuse’un çevresine yaydığı bu “sis bulutu”nun toplam kütlesinin güneş’ten fazla olduğunu unutmayın. başlangıçtaki kütlesinin çoğunu böyle yitirdi zaten.

       

    Avcı Takımyıldızı'nda yer alan kırmızı dev yıldız Betelgeuse'yi ''ockhamda sinek kaydi'' anlatmış.

    ömrünün sonuna gelerek kırmızı dev evresine ulaşmış bir yıldızdır. geceleri, büyük şehirlerde bile gökyüzünde rahatça görülebilen betelgeuse, güneş’in 1.000 katına ulaşan çapıyla, gerçekten muazzam bir büyüklüğe sahip.

    yıldızın kütlesi, bizim güneşimizden yaklaşık 15 kat daha fazla. ancak, bundan 8 milyon yıl kadar önce doğduğunda, kütlesinin biraz daha fazla, güneş’in 20 kadar olduğunu düşünebiliriz. bu da, birkaç milyon yıl önce betelgeuse’un; çapı güneş’in sadece 10 katı olan o-b sınıfı dev bir anakol yıldızı olduğunu, bugünkü gibi kırmızı değil, mavimsi-beyaz bir renkte ışık yaydığını söylememize imkan veriyor.

    böylesi dev yıldızların ömrü oldukça kısadır. zaten farkettiyseniz, betelgeuse’un 8 milyon yıl önce doğduğunu söyledik. güneş’imizin şu an yaklaşık 5 milyar yaşında olduğu düşünüldüğünde, bu sürenin ne kadar kısa olduğunu anlayabilirsiniz. başka bir deyişle, dinozorlar yeryüzünde gezinirken gökyüzünde betelgeuse yoktu, daha oluşmamıştı. hoş, bugün gökyüzünde “çıplak gözle” gördüğünüz yıldızların %90’ından fazlası o zamanlar henüz yoktu. gökyüzü yine yıldızlarla doluydu ama, tanıdık olarak sadece sirius, alpha centauri gibi birkaç yıldız vardı. çoğu ölüp gitti, yerlerine betelgeuse gibi yenileri geldi.

    güneşimiz, çekirdeğindeki hidrojeni helyuma dönüştürerek enerji üretir. betelgeuse ise, büyük kütlesi nedeniyle çekirdeğindeki hidrojeni hunharca, hesapsız kitapsız hızla yakarak çoktan bitirdi. şu anda gençlik günlerinde hidrojen yakarak oluşturduğu helyumu karbon, oksijen gibi elementlere dönüştürüyor. bu elementlerin nükleer reaksiyonları hidrojen’den çok daha fazla enerji ürettiği için yıldız bir balon gibi şişerek bugünkü dev boyutlarına ulaşmış durumda. şişmeden kaynaklanan yüzey alanı genişlemesi nedeniyle yıldızın yüzey sıcaklığı güneş’in yaklaşık yarısı, sadece 3.200 santigrat derece kadar. 

    ancak, çok büyük yüzey alanı ve çekirdekte üretilen muazzam enerji nedeniyle parlaklığı ve yaydığı ışınım güneş’in 100 bin katından fazla olabiliyor. neyse, bu yüksek enerji yayılımı, yıldızı şişirdiği gibi, dış katmanlarının da yavaş yavaş kütleçekiminden kurtularak uzaya yayılmasına ve yıldızın çevresinde bir sis bulutu oluşturmasına neden oluyor. betelgeuse’un çevresine yaydığı bu “sis bulutu”nun toplam kütlesinin güneş’ten fazla olduğunu unutmayın. başlangıçtaki kütlesinin çoğunu böyle yitirdi zaten.

    şu an helumu, oksijeni, karbonu nükleer reaksiyona sokarak çekirdeğinde hızla demir birikimi gerçekleştiren yıldız, ömrünün sonuna iyice yaklaşmış durumda. demir, diğer elementler gibi birleşerek başka elementler oluşturamıyor. bunun olması için dışarıdan enerji verilmesine ihtiyaç var. yani, bir süre sonra yıldızın çekirdeği tümüyle demirden oluşacak ve enerji üretimi sona erecek. bu olduğunda ise, betelgeuse’u çökmekten koruyan ışınım basıncı kalmayacak. dolayısıyla yıldız büyük bir hızla kendi içine çökecek.

    bu çökme, demirin ihtiyaç duyduğu “dış enerji”nin kaynağıdır. kütleçekimin yarattığı bu enerji, demir çekirdeğin aniden aşırı ısınıp muazzam oranda sıkışmasına neden olacak ve çok şiddetli bir nükleer reaksiyon gerçekleşecek. çekirdekteki demir atomları bu ani reaksiyonla nikel, bakır, çinko, gümüş, baryum, cıva, altın gibi daha ağır elementlere dönüşecekler. işte tüm bu dönüşümün havalı ismine biz “süpernova patlaması” diyoruz.

    bu süpernova patlamasının ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyoruz. önümüzdeki yıl da olabilir, 100 bin yıl sonra da olabilir. tüm bu süreler astronomi ölçeğinde “yarın” olarak değerlendirildiği halde, bizim kısacık yaşamlarımız için malesef sonsuzluk gibi duruyor. patlama olduğunda, betelgeuse yeryüzünden muazzam parlaklıkta bir yıldız gibi görünecek. öyle parlak olacak ki, gündüzleri bile rahatlıkla gözlemlenebilen, geceleri ay gibi cisimlere gölge oluşturabilen bir aydınlık sağlayacak. bu çok parlak halini yaklaşık 7-10 gün boyunca koruyacak. sonrasında ise yavaşça sönükleşecek ve ortalama 1 ay içinde tamamen gözden kaybolup bir daha hiç görünmeyecek. bu arada, bize hiçbirşey olmayacak. sadece bir ışık şöleni izleyeceğiz, hepsi o kadar.
    NOT:ALINTIDIR
    ···
  • +4
    kafa açan 40 film
    liste en iyiden kötüye göre sıralanmamıştır. hatırladıklarımı numaralandırdım:

    1) naked

    insanın evrimi, yabancılaşma ve akıcı, çarpıcı konuşmalar, başarılı mike leigh filmi.

    2) dr. strangelove

    soğuk savaş dönemini tiiye alan, savaş karşıtı ve bir o kadar izlemesi keyifli kubrick filmi.

    3)the sunset limited

    siyah-beyaz, bilgi-cehalet, yaşam-ölüm, bütün zıtlıklar bir odada sadece iki oyuncunun konuşması üzerine ilerliyor

    4) novaya zemlya

    hapishanelerde yer kalmayınca, rus ve çeçen suçluların, gözetimdeki bir adaya yerleştirilmesi ve gelişen olaylar. medeniyetin, doğal şartlar konusu zorladığı takdirde gelebileceği boyutlar ve rus gözünden insan doğası.

    5) gattaca

    yapay ve doğal yolla dünyaya gelme, genleriyle oynanmış insanlar, mükemmeliyetçilik. çok başarılı bir bilimkurgu

    6) flatliners

    tıp öğrencilerin kendilerini kısa süreliğine, geçici olarak öldürmesi ve geri uyanmaları, o beyaz ışık dediğim yerde ne gördüler

    7) dream with the fishes

    yaşam ve ölüm, ne kadarımız yaşama ne kadaramız ölüme tutunuyor ve hayatın engellediği tutkuların peşinesadece ölüme yakınlaşınca mı gideriz. yaşama ne kadar bağlıyız

    8) doubt

    dinin insan ilişkilerindeki sırları, gerçekten dine uygun yaşamak insan doğasına ne kadar uygun

    9) he was a quiet man

    kimsenin göremediği bir insan kendisini nasıl gösterebilir, erkeklerin hayalarının yasalarla sıkıştırıldığı bir dünyada insanların dikkatini çekmek için ne yapılabilir. gerçek ve hayal, bunlara ayırdığımız süre ne. iş hayatında insanın toplumun gözündeki yeri

    10) dogville

    kasaba ve şehir insanın yaşamı birbirinden ne kadar farklı, insana çeşitli fırsatlar verilirse o insan ne kadar değişir, ya da dışarıdan farklı görünen, bir düzen içerisinde kendisini gösterir mi. lars von trier'in diğer filmlerinden daha özel yere sahip çarpıcı filmi

    11) moon

    aydan maden kaynağı sağlamakla görevli ve bunu belli bir yıl süresince yapan bir insanın, iletişimsiz, rutin yalnız hayatı. harika bir bilimkurgu

    12) bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom

    doğa ve insanın bir keşişin gözünden uyumu, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık. hayatın 4 mevsimi. sembolik anlamlar. kim-ki duk'un en sevdiğim filmi

    13) los cronocrímenes

    zamanda kırılma üzerine enfes bir film. gerilim gücü yüksek, sürükleyici ve çarpıcı

    14) house of games

    gerçek ve kurmacanın birbiri içine geçtiği, pgibolog bir kadınla poker oyunu içerisinde gibi hissetiğiniz david mamet filmi. hasta ve normal, suçlu ve masum. zıtlıklar ve filmin sonu çok iyi, tam bir gece filmi

    15) the fountain

    farklı yüzyıllarda geçen bir aşk epiği. mitolojik ve dini göndermeleri çok iyi.

    16-17) the playerve barton fink

    hollywood'un mutfağındaki sağlıksız koşulları gördüğümüz, hamamböceklerinin cirit attığı (ırkçı bir benzetme değil) enfes iki film. şu iki arka arkaya izlerseniz, sinemadan beklentiniz de değişir

    18) last night

    kıyamet kopsa insanlık bunu nasıl karşılar, o bir gün ve dünyanın farklı ülkelerindeki insanlar

    19) after hours

    harika bir gece filmi daha. insanlara ne kadar sürede güveniriz, önyargılar bizi nereye sürükler. bulmaca gibi ilerleyen bir film. martin scorsese'ten çok farklı bir film

    20) englar alheimsins

    delilik, aile, toplum, ilişkiler. sürrealist bir biçimde giden film konuşmaları, komplo teoreliriyle sizi sizden alacak türde.

    21) ı'm here

    spike jonze'ten çarpıcı bir kısa film, 2 robotun zıtlıklar içindeki uyumu ve melankolik bir atmosferde beraberlikleri

    22) kes

    ingiltere'deki buz gibi eğitim sistemi ve aile disiplini arasında sıkışan bir çocuğun, kuşlarla ilişkisi. insandan daha çok hayvanlara yakınlaşan insanoğlu

    23) bab'aziz

    mistisizmin en güzel örneklerinden. masalımsı anlatımı ve insanı büyüleyen ilahileriyle harika bir nacer khemir filmi

    24) smultronstallet

    rüyalar ve gerçek, de chirico'nun resimlerinden fırlamış gibi duran bir ingmar bergman filmi. yaşlılık-gençlik, başarı-belirsizlik zıtlıkları içerisinde bir yol hikayesi

    25) chasing amy

    ne kadar medeni olursak olalım, ne kadar aldırmaz olursak da olalım ve en önemlisi hangi ırktan olsak da olalım aşık olma insanın asla geçmişi sorgulamasına engel olamıyor. çizgi roman sevenlerin kaçırmaması gereken bir film. kanımca kevin smith'in en olgun ve güzel işi. sevdiklerimiz için ne kadar fedakarlık ederiz ve ne kadar karşılık alırız.

    26) her

    black mirror'da da benzer bir bölümün işlendiği, iletişim çağındaki iletişimsizlik, elektronik aletlere bağlılığımız ve ilişkiler. spike jonze ve güzel bir bilim kurgu

    judgment at nuremberg

    2.ci dünya savaşından midesi bulanlara ilaç gibi gelecek 2.ci dünya savaşı temalı mahkeme filmi. alman insanın sınıflara göre hitlere bakış farkları. ön yargılar ve sağlam bir özeleştiri içeren, insanlığı sorgulayan bir stanley kramer filmi

    27) hidden

    ırkçılık, önyargı ve merak. insanın kurtulmaya çalıştığı geçmiş ve belirsiz geleceği. izleyeni rahatsız eden michael haneke'den tokat gibi bir film

    28) strings

    hamlet uyarlaması gibi duran, iplerle dünyaya bağlı ve herkesin bir iple birbbirine bağlı olduğu sağlam bir animasyon.

    29) akiresu to kame

    post modern sanatı eleştiren çok başarılı bir takeshi kitano filmi. resim sanatının geleceği ne, galeri ve sanatçı ilişkileri.

    30) seconds

    olmak istediğimiz kişi değilsek, yaşam çok rutin ve sıkıcıysa, bize başka biri olma imkanını verseler, yeni bir başlangıç yapsak hayat nasıl olurdu?

    31) la meglio gioventù

    italya'nın 40 yılı bir ailenin gözünden aktarılıyor. çok uzun olsa da çok kısa gelecek hayat gibi bir film

    32-33) ghost worldve frances ha

    yabancılaşma, tutunamama ve olgunlaştıkça biz gibi çehre değiştiren arkadaşlık. biri çizgi roman uyarlaması diğeri siyah beyaz olan çok çarpıcı güzel 2 film. iki filmde de kamera 2 kız arkadaşın değişen yaşamlarında hareket ediyor.

    34) my dinner with andre

    tek mekanda geçen, bir yemekte sohbet halinde devam eden filmde, siyaset, din, sanat ne varsa bulacaksınız. anlatılarlar gözünüzün önünde canlanacak.

    35) ılha das flores

    bir domtesten çöplüğe kadar insanı huzursuz eden, keşke izlemeseydim diyeceğiniz kısa film. tüketim toplumunun korkunç boyutları, bizim bildiğimiz ama görmek istemediklerimizi göreceğimiz bir yapım

    36) the broken circle breakdown

    müzik-sessizlik, din ve inançsızlık. ve cevap verilmek istemeyen sorular. listenize atacağınız soundtracklere sahip, sizi salya sümük ağlatabilecek bir film. filmin zirvesinde yer alan tirad sahnesine özellikle dikkat. darwin ve bilimadamları...

    37) la guerre du feu

    80.ooo yıl öncesinde ilk ateşin homosapien-neandertal saflarda gidip gelen öyküsü. çekildiği yıla göre çok iyi görselliğe sahip

    38) también la lluvia

    kristof kolomb üzerine film çekmek için bolivya’ya gelen, kendini daha üstün gören insanların şahit oldukları. herşey satılık, yağmur bile. sömürgeci zihniyetin geçmişten günümüze şekil değiştirmesi

    39) ınherit the wind

    taşrada bir okulda öğrencilerine darwin ve evrim üzerine bilgiler veren ileri görüşlü bir öğretmenin, önce kasaba halkının sonra da hristiyanlığın savunucusu bir avukatın elinden kurtulmak için verdiği hukuki mücadele. mahkeme salonunda dehşet dialogların olduğu filmin yönetmen koltuğunda yine stanley kramer var

    40) kynodontas

    insana soğuk duş gibi gelecek bir yunan filmi. evinin dışarsına hiç çıkmamış kardeşlerin, babadan aldıkları dadaist eğitimle yaşam mücadeleleri

    edit:Tutarsa devamı gelir 500 e kadar yolu var
    ···
  • +3 -2
    uçaktaki atıklardan sızarak dünyaya düşen buz
    Uçak tuvaletlerindeki atıklar normal şartlar altında havaalanındaki yer hizmetleri tarafından temizleniyor fakat nadir de olsa uçak havadayken sızma olabiliyor.
    büyüklüğü futbol topu boyutlarına kadar ulaşabilmekte ve yeryüzüne büyük bir dolu tanesi gibi şiddetle düşüp ciddi hasarlara yol açabilmekte. mavi renkli olmasının nedeni ise dezenfektan olarak kullanılan kimyasallar.

    normal şartlarda uçakların atıklarını havadayken boşaltması (hatta bunu yapabilecek bir mekanizma da bulunmadığı söyleniyor) yasak olmakla birlikte, sızıntılar gerçekleşebilmekte. uçuş yüksekliğinde hava sıcaklığının düşük olması nedeniyle de bu sızıntılar donuyor ve yeryüzüne hızla düşüyor, gökten pislik yağıyor da denilebilir.

    1979 ve 2003 yılları arası abd'de kayıtlara geçmiş en az 27 vaka bulunuyor

    ölüm vakaları da olduğu söyleniyor ancak araştırırken bu konuda net bir kaynak göremedim.

    --- spoiler ---

    six feet under dizisinin 3. sezon 13. bölümünde mavi buz bir kişinin ölümüne neden oluyor.

    --- spoiler ---
    NOT: ALINTIDIR
    ···
  • +1
    65 milyon yıl önce meksika ya düşen meteor
    Yaklaşık olarak 65 milyon yıl önce Mekgiba'nın Yucatan bölgesine çapı 12 km, ağırlığı ise milyarlarca ton olan bir meteor düştü.
    çarpma anında hızının saniyede 20 km olduğu ifade ediliyor, yani bir mermiden 20 kat daha hızlı dünyaya çarpmış.

    paleontologların araştırmalarına göre çarpma sonrası 180 km genişliğinde ve 20 km derinliğinde bir krater oluşmuş. ayrıca bu olay yer kabuğunda büyük kaymalar oluşmasına sebebiyet vermiştir.

    çarpma o kadar şiddetli olmuş ve o kadar büyük bir enerji açığa çıkmıştır ki, ortaya çıkan enerjinin japonya'da hirosima ve nagazaki'ye atılan atom bombasının tam 1 milyar katı kadar olduğu tahmin edilmektedir.

    çarpma sonrası etraftaki kıtaları komple su altında bırakacak kadar büyük tsunamiler ve çarpmanın büyüklüğünden kaynaklı zehirli gaz bulutları dünyanın üzerini kaplayarak bir sera etkisi oluşturmuşlar ve güneş ışınlarından mahrum kalan bitkiler fotosentezleri geciktiği için ölmüşlerdir.

    uzayda asteroid kemerinde 160 milyon yıl önce bir çarpışma meydana geliyor ve bu çarpışma sırasında büyüklüğü 170 km'lere varan asteroidler çarpışarak sevgili yavrumuz "chicxulub asteroid'in" doğmasına vesile oluyor. işte bu 12 km çapındaki küçük yavru dünyaya çarpmak suretiyle hemen hemen dünyadaki tüm canlı yaşdıbının sona ermesine sebep oluyor.

    kaynaklar:  https://en.wikipedia.org/...omical_origin_of_asteroid

    http://www.turkiyegazetes....com.tr/…a-sag/21943.aspx

    http://mysoftheroo.blogcu...com/…rpan-goktasi/9992130
    ···
  • +25 -1
    dünya üzerindeki herkesin birbirinin kuzeni olması
    şöyle düşünelim hepimizin 2 ebeveyni var. bu birinci kuşak 2^1=2. iki kuşak geri gidersek, her birimizin 2^2=4 tane büyük ebeveyni var. 3 kuşak geri gidersek 2^3=8 tane büyük büyük ebeveynimiz var. bu böyle 2'nin üsleri şeklinde katlanarak gitmeye devam eder. biz 30 nesil önceye gidersek 2^30 tane, yani yaklaşık 1 milyar tane kendi soyumuzdan insan olması gerekir bu dönemde. ne var ki 30 nesil önce yani yaklaşık ortaçağ zamanında dünya üzerindeki nüfus sadece 300 milyon civarındaydı.

    bunun nedeni soy ağacımızda ne kadar geriye gidersek bir kişinin birden fazla yerde karşımıza çıkmasına o kadar fazla tanık oluşumuz. biz geriye gittikçe uzaktan akraba iki kişinin evlenip çoluk çocuğa karıştığını görürüz.

    aslında şu anda flört etmekte olduğumuz kızla/erkekle, eğer bu kişi yaşadığımız şehirde ve bizimle aynı etnik kökene sahipse, 5'te 1 ihtimalle 10 nesil öncesinde ortak aile üyelerimiz bulunmaktaydı. yani bir bakıma aynı aileden geliyoruz ve çok uzaklardan akrabayız.

    araştırmalar gösteriyor ki şu an dünyadaki herkesin en son ortak atası 2000 ila 4000 yıl önce yaşamış. bu demek oluyor ki bugün dünyadaki herhangi iki kişinin 2000 ila 4000 yıl önce yaşamış ortak bir atası bulunuyor. bununla birlikte son araştırmalar gösteriyor ki, m.ö 300 yılında tayvan'da yaşamış bir insanın, şu anda dünyada bulunan bütün insanlarla akrabalık bağı bulunmaktaymış.

    bir diğer teori ise small world phenomenon olarak biliniyor. bu teori ise dünya üzerindeki herhangi bir insandan diğerine 6 bağlantıda ulaşılabileceğini söyler. yani şu an bu yazıyı okuyan sizin tanıdığınızın tanıdığının tanıdığının tanıdığının tanıdığının bir tanıdığı da kim. evet ben S3LM4N. merhaba.
    NOT:ALINTIDIR
    ···
  • 0
    pmden gogua singlere devaam
    Şukular senindir bro yolla bizde işimizi görek
    ···
  • 0
    bugün aogun doğum günüymüş
    gibtir git o zaman pezo
    ···
  • daha çok