-
1.
+1Bir insanın kendi dirseğini yalayamayacağını savunan bilimsel bir makale okudum. Bence bilim adına çok üzücü bir tablo bu. Oysa bugüne kadar bir insanın kendi dirseğini yalayabilmesi sağlanmalıydı. Bu kadar fon nereye harcandı? Vergilerim nereye gitti? Ben kendi dirseğimi yalayamayacaksam, kendi dirseğime hakettiği ilgiyi gösteremeyeceksem nasıl çağdaş bir insan olabilirim? Teknolojik ilerlemeler bir insanın kendi dirseğini yalamasını mümkün kılana kadar herkesi bilim adamlarını protestoya davet ediyorum. Beyaz önlüklü demogoji ustalarının “E sen de arkadaşının dirseğini yala, o da seninkini yalasın, o onun o onun derken toplumsal dayanışma doğsun” dediğini duyar gibiyim. Yok öyle efendim. Sen şişe dibi gözlüklü, ak saçlı biri olarak yan gelip yatacaksın ben de senin açığını bir başkasının dirseğinde kapayacağım? Adama sorarlar. Size köşe ayıran gazetelerin arka sayfalarına yazıktır. Burdan sesleniyorum: Derhal toparlanın. Dirsekleri ve dilleri düşünün. işiniz ne.
• Voleybolun, arka bahçede çamaşır asan bir grup Slav kökenli kadın tarafından icat edildiğini biliyor muydunuz?
• Barmenin getirdiği çayı beğenmeyen kovboy silahını çekti: DEM! DEM! DEM!
• ‘insanları dış görünüşüne göre değerlendirmek yanlıştır’ tezi arabanızla giderken size doğru baş parmağını sallayan bir otostopçu gördüğünüz an geçerli değildir. Neticede durup adamla satranç oynayamaz yahut onu on soruluk “Nasıl bir yolcusunuz: sünepe mi, yoksa bir sapık mı?” adlı teste tabi tutamazsınız. Saç sakal karışık mı? “Ay Necati yürü, seri katil olabilir.” Elinde BiM poşeti mi var? “Alalım şunu Necati, sevaptır.”
• Yaz tatilini babaannesinin köydeki evinde geçiren genç adam bir süredir geceleri sanki dev bir sigara izmaritinin üzerinde uyuyormuş gibi hissettiğinden şikayetçiydi. Ne doktorlar, ne mühendisler derdine çare olamadı. Bir sabah şilteyi kaldıran babaanne teşhisi koydu: “Sünger yatak sana iyi gelmiyor.”
• Pamuk helvanın nasıl yapıldığını gördünüz mü? Sanki bir hadron çarpıştırıcısının içinden mayası fazla kaçmış pembe örümcek ağları fışkırıyor. Mucizelere inanmayanlara şunu hatırlatmak isterim: Hindistan’ın güney eyaletlerinden birindeki üniversitenin sihirbazlık fakültesinde üç temel ders verilir: Büyü Hayvancılığı, El Çabukluğu ve Pamuk Helva.
• Romanlar gazete manşeti olsaydı; Çavdar Tarlasında Çocuklar / J.D.Salinger: “OKULDAN KAÇTI, DiSKOYA GiTTi”
-
2.
+1tamam
-
3.
0Karşınızdakinin gözlerine baktığınızı düşünüyor olabilirsiniz ama aslında gözlerinden birine bakıyorsunuz. Bunu küçükken fark etmiştim ve bende bir çeşit takıntı halini almıştı. Biriyle göz göze geldiğimde hangi gözüne baktığımı düşünürdüm, ama düşündüğüm anda durum kontrollü bir hâl alırdı. Hangi gözü neden tercih ettiğimi anlamak istiyordum. Neye göre seçiyordum bakacağım gözü? Daha güzel olana mı bakıyordum, daha büyük olana mı? Ama durum bilinç düzeyine geldiği anda, yapılan tercih de mantıklı bir tercih haline geliyor. Hangi göze bakacağınızı bilerek seçmeye başlıyorsunuz. Tabii karşıdakinden de “sen beni dinlemiyor musun, aklın başka yerde sanki” gibi tepkiler alabiliyorsunuz.
Aynı zamanda karşımdakinin de hangi gözüme baktığını anlamaya çalışırdım. Ama bu daha da zor. Karşımdakinin bir bir gözüne, bir öbür gözüne bakardım ve hep karşımdaki gözün bana baktığını görürdüm. Beyin garip bir şekilde çalışıyor, iki ayrı göz var ama ikisinin arkasında bir tane “ben” var. Karşıdaki hangi gözünüze bakarsa baksın, “bana bakıyor” diye düşünüyorsunuz.
Aslında ortamdaki dört göz içinde (ikisi benim, ikisi senin diyelim), yalnızca iki tanesi gerçekten birbirine bakıyor. Mesela yukarıdaki şemada, benim sağ gözüm ile senin sol gözün birbirine bakıyor. Diğer iki göz ise (benim sol gözüm ve senin sağ gözün), karşılıksız biçimde kendilerine bakmayan göze bakıyorlar. iki erkekle iki kızın biraraya geldiği, kızların ikisinin de aynı erkekten hoşlandığı, ve erkeklerin ikisinin de aynı kızdan hoşlandığı durumlar gibi… Sonuç genelde birbirinden hoşlanan gözde çiftin geceyi birlikte geçirmesi olur, hoşlanılmayanlar ise hüsrana uğramış bir şekilde evlerine dönerler ve sabaha kadar bira içip televizyon seyrederler (başıma gelmiş gibi anlattığıma bakmayın, farazi konuşuyorum).
Gözler için ise hüsran yoktur, bir göz, kendisine bakmayan göze ne kadar baksa da onun kendisine bakmadığını fark etmez. Salak bir aşık gibidir, ama salak aşıklar gibi rahatsız edici de değildir. Bir “ben” değildir çünkü.
Asıl sorun “ben” olmakta galiba.